ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR'IN SON MEALİ -3-


Diyânet İşleri Reisliği, hükümetin baskısıyla bir an önce tefsir ve meâli -eksik olsa da- basmak istediğini ifâde ediyor, Elmalılı’dan, Akif’in niyetinin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Elmalılı, Akseki’nin 25 Eylü 1927 tarihli mektubuna yazdığı cevâbî mektupta şu açıklamalarda bulundu:
Dün Erenköy’den İstanbul’a naklettim. Bugün de 25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu aldım. “Dost bî pervâ felek bî rahm-i devrân bî sükûn” dedim. Âkif beyden suâl ediyorsunuz. Ve ‘itâb ve endişeden bahsederek fikrimi soruyorsunuz. Fi’l-vâki’ ben bu işe yalnız olarak başlamadığıma çoktan pişman oldum. Fakat bu pişmanlığım mesele de endişe edilecek bir hâl bulunduğundan değil, ezher-cihet mu’âvenesiz kalarak münferiden çalışmak mecburiyetinde kaldığımdan ve bi’n-netice bütün mes’ûliyete yalnızca ma’ruz olduğumdan dolayıdır. Şimdi anlıyorum ki bir buçuk senedir geceyi gündüze katarak ve her türlü zarûret ve müzâhama katlanarak takdim etmekte olduğum ve bugüne kadar altı cüz’ü iblâğ eylediğim eser mûceb-i tatmîn olmamıştır. Şüphe yok ki Reis Efendi hazretlerinin hakk-ı ‘acizânemdeki teveccühlerine karşı bu vaz’iyyet endişe-nâk içinde kalmışım ne kadar hüznümü mûcib oldu bilseniz. Doğrusu ben bugün bu işi yalnız başıma itmâm edip başarmak ‘azmiyle çalışıyorum ve öyle bir sûrette çalışıyorum ki şayet Âkif bey hiçbir şey gönderemeyecek olursa eser nâkıs olmasın. Meâl kısımlarını dolduruvermek mümkün olsun. Âkif’in işi ‘akîm bırakacağına dâir hiçbir zaman zehâbım, sû-i zannım yoktur. Ancak ortada Âkif bu işe teşrikten düşündüğüm mu’âvenetten mahrum kalışım vardır. Ma’lûm-i ‘âlileri olduğu üzere Âkif ilkbahara kadar bana sûre-i En’âm’ın nihâyetini göndermiş idi el-yevm nezdimde yedi buçuk cüz’ü mevcuttur. Benim yazdığımda şimdi birinci cüz’e gelmiştir. Bu yaz henüz mâ ba’dini göndermedi. Bidâyeten gönderdiği bir mektupta “Henüz bu tercümeler taslaktır, on on beş cüz sonra meslek-i muhtâr-ı yakîn edecek, Na’îm Bey’den başkasının görmesine râzı değilim, tam gayr-i tam birçok tercümelerin mevcut olduğunu biliyorum. İntihâl ederler sonra da bizi müntahil olmakla kâmetli gösterirler. Tabi’i Aksekili Hamdi Efendi Hoca’nın isti’câline de bakacak değiliz. Biz vesilemizi sarf etmiş olduğumuz kanâ’atini kendimizce hâsıl etmeden eseri ortaya çıkaracak veyâhut mahalline teslim edecek değiliz öyle değil mi?” diyordu. Ben, hayır cüz cüz teslim edeceğiz, bu hem mukâvele îcâbı hem de benim ihtiyâç ve zarûretim muktezâsıdır demiş idim. Fakat yazdığım mektubu îsâl edemedim ve kendisiyle de muhâbere etmiyorum. Bi’l-vâsıta edindiğim ma’lûmâta göre Âkif orada âsûde bir fikr ile çalışabildiği için bir an evvel bitirebilmek üzere hitâmına kadar kalacakmış. Bitirdikten sonra i’timâd ettiği zevâtın nazar-ı tenkitlerine de ‘arz edecek ve ba’de tab’ı için takdîm edecekmiş. Başkaca bir maksat perverde etttiğine veyâhut ahdini îfâ etmeyeceğine dâir bir his ve fikrim yoktur. Yalnız ortada bir hakîkat var ki o da benim tek başıma mes’ûl olarak kalmam ve bu bâb da kendisinden hiçbir mu’âvenete mazhar olmadığım gibi bu yüzden pek çok zahmetlere giriftâr olmuş bulunmamdır. Şimdi anlıyorum ki bir buçuk seneden beri geceyi gündüze katarak ve her türlü zarûret ve mezâhime ve yalnızlığa katlanarak, takdim etmekte olduğum ve bugüne kadar altı cüze iblağ ettiğim eser mûceb-i tatmîn olmamıştır. Şüphe yok ki Reîs Efendi Hazretleri’nin hakk-ı ‘âcizânemde perverde ettikleri teveccühâta karşı böyle endişeli bir vaz’iyyette bulunmuş olmam son derece mûcib-i mahzûniyyetim olacağı tab’îdir.  Ben bunlara meydan bırakmamak için beş altı ay evvel tab’a başlamak mes’elesini size yazmış idim. Zan ediyorum ki ben hâlden anlar bir insanım, bunun için eser bitmeden evvel tab’ı cihetine gidilmemek mukarrarât-i esâsiyeden olduğu halde her türlü kîl ü kâl ihtimâlini kat’ etmek üzere tab’ına teşebbüs sûretine râzı oldum. Gerçi bunun her hâlde iyi bir şey olacağına hüküm etmiyorum, fakat mahzûr da görmez oldum. Âkif’in rızâsını istihsâl etmek üzere muhâbere de edilebilirdi ve yine edilebilir. Ancak bu da yalnız bana tahmîl edilmemelidir.”
Akif, Mısır’a gittikten hemen sonra Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe’ye tercüme etmek ve bu eserini bitirebilmek için gece gündüz çalışmaya başladı. Elmalılı’nın, 21 Şaban 1345/24 Şubat 1927 tarihinde Ahmet Hamdi Akseki’ye yazdığı bir mektupta, Akif’in A`râf sûresini de gönderdiği nezdinde yedi buçuk cüzün olduğunu belirtmesinden de anlaşılacağı üzere, Akif çalışmasını aralıksız sürdürmekteydi. Nitekim 1928 yılında tercümesini tamamlamış, eserin temize çekilmesi ve tashîhi ile ilgilenmeye başladı.  Akif, kendisine Tecrîd-i Sarih tercümesinin ilk iki cildini göndermiş bulunan dostu Babanzâde Ahmed Naîm’e bu dönemde yazmış olduğu bir mektupta şunları yazdı: “İki gözüm, kardeşim, kitaplarınızı aldım, okudum; çok müstefîd oldum. Cenâb-ı Hakk itmâmına muvaffak buyursun. Ben de tercümemi beyaza çekiyorum. Bitince sana göndereceğim. Okursun, yanlışlarını tashîh ettikten sonra Hamdi Efendi Hocamıza verirsin; bir kere de o okur; tashîh eder. Yapamadım, zaten yapamayacağımı biliyordum. Lâ tükellefü nefsün illâ vüs’ahâ.  Ellerini, gözlerini öperim. Hamdi Efendi Hocamızın kezâ.”