ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR'IN MEKTUPLAŞMALARI -13-


‎1937’nin Temmuz ayı sonunda yazılan bu mektup Akseki’nin eline geçer geçmez, Akseki 4 Ağustos 1937 tarihinde Elmalılı’ya sekiz sayfalık bir mektup yazmış ve: “…Yalnız yazılarımın, her zaman söylediğim gibi; hüsn-i rabt u zabt-ı nizâm u intizâmı yoktur. Gelişi güzeldir. Bundan dolayı afvınızı ricâ ederim. Çünkü günde ba'zan on beş yirmi mektup yazmak mecburiyetinde kalıyorum… Her ne ise bu yazıyı bende beğenmiyorum fakat dediğim gibi çare yok.” şeklinde açıklamasından sonra, Elmalılı’ya tefsir çalışmalarının önemli olduğu kadar yorucu olduğunu bildiğini, kendilerinden sağlıklarında yeterli derecede istifade edemediği ilim ehlinin birer birer âhirete irtihal etmesinden dolayı hayattakilerden azami derecede istifâde etmeye çalıştığını ifade etmeye çalışmıştır. Kayıp mektupta dile getirdiği ve mâhiyetini bilemediğimiz mesele ile alâkalı Akseki; “…hadîs-i şeriflerde (verak) kelimesi bugün mutlak gümüşte kullanmak değil, sikkeli ve râyic gümüşte kullanmak bir hakîkat olacaktır. Hiç olmasa mecâz mütefârıktır. Her ne ise o şimdilik dursun.” ifadelerini kullanmaktadır.

Mektubun asıl konusu boşanma ve Elmalılı’nın tefsirde kullandığı ifadeler üzerinedir. Akseki konu hakkında mektubunda şu cümlelere yer vermektedir:
“"Benim delili kâle almadan onun (İbni Kayyım'ın) da'vâsını tekrar ediyordunuz" buyuruyorsunuz. Hayır, muhterem üstâdım, öyle değil. Bu, ne İbni Kayyım'ın, ne de İbni  Teymiyye'nin da'vâsıdır. Onlardan çok evvel sahâbe ve tâbi'înin da'vâsıdır. Bendenizde bu günkü zarûretler karşısında bu kadar ehâdis-i sahîheye istinât eden bir meseleye çok taraftar olduğunu ve şâyet bundan hata ediyorsam irşâd edilmemi ricâ ederim. Bunun üzerine hiçbir selâmınıza da nâil olamayınca fikrim değişti. Bu meseleden dolayı dedim:" Ben hiçbir zaman her meseleyi hal ederim diye bir da'vâda bulunmadım." buyuruyorsunuz. Evet öyledir, fakat bu meseleleri muhakkak hal edebilirsiniz. Ama mezâhib-i erba'aya muhâlif olur. Her halde bunun bir günah olduğu i'tikâdında olmadığınıza hiç şüphe etmiyorum. Bu da burada kalsın. Çünkü bunlardan dolayı zihninizi meşgul ettiğime zaten nedâmet ettim. Selâm ve sabâh bu mesele üzerine kesildi zehâbı hâsıl olduğu için çok müteessir olmuştum.

   Ta'cîl ve tazyîk olunduğunuz doğru, fakat ne yapalım o bizden değil, ancak münâkaşa ve muâhaze ta'bîrini yerinde bulmuyorum. Şâyed yazılardan böyle bir şey hissediliyorsa kat'iyyen doğru olamaz. Maksad, eseri ve yüksek şahsınızı korumaktır. "Ahmak veya hayvan" kelimelerinden dolayı bendeniz hâşimâne ihtâr ettim, ne de azarladım, bi'l-'aks ihtâr olunduğumdan dolayı efendimize ma'lûmât verdim. Ne yapalım o günde onun aklına bu esdi ve dediğim gibi söyledi. "Beni bir dikte kâtibi farz etmek istiyorsanız bu da hakkımda konuştuğunuz teveccühe karşı tenâkuzdur" Estağfirullâl el-'azîm!
   Evet, on iki senedir bu yüzden çok 'azâb çektim. Hele bütçe zamanları gelince mümkün olsa bir tarafa gizlenmek, görünmemek isterdim. Bunları da tuhaftır, en yakınımdan duyardım. Sanki bu işi bir ayda yetişiverecek imiş ve güya ben yaptırmıyormuşum. Maksadım, bir hakîkatı ifâde ve bir hasbihâldir. Hâşâ size olan hürmet ve ta'zîmden dolayı pişmanlık değildir. Fakat ne saklamalıdır, ana dilimizde birkaç ciltlik bir Buhârî tercümesi, yedi-sekiz ciltlik bir tefsîr yazılmasına sebeb olduğum halde gün oldu ki bu hayırlı işte sebep olduğumdan nedâmet hisseder gibi oldum.
   Memleketteki kelimelerin bulunmasına bende taraftarım. Hatta arkadaşlara buna dâir misallerde söyledim. Bazı eski tercümeler yapanlar memleketinde ne sûretle konuşulduğunu anlamaya çalıştıklarını anlattım. Fakat bazen de pek aykırı görülürse onu işâret etmeyi muvâfık buldum. Söz temsili esvâk, hiçbir yerin şivesi değildir. Bizim de hatırımıza sanıldığı gibi her halde bu gibi yerlerde Türkçe'sini düşünmekten ise olduğu gibi söyleyip geçmeyi kolay buluyorsunuz. Mektupta da öyle buyuruyorsunuz. Fakat bu kadar gayr-i me’nevî olursa biz muvâfık görmüyoruz. (Bunlar münâkaşaya değer şeyler değildir) buyuruyorsunuz. Maksadın münâkaşa olmadığı ma'lûm-ı fazîletsinizdir. "Hocanın suyunu sıktık diye atıvermeyin". Hâşâ, öyle bir şey yok, bi'l-'aks biz mütemâdiyen sıkmak istiyoruz ve hatta bazan da fazla sıkarak koparmak derecesine getiriyoruz.
 
  Elverir ki: Efendimize karşı sizde kim oluyorsunuz, koruk olmadan üzüm mü oldunuz diyesiniz. Biz efendimizi sıkmak ve sızdırmak istiyoruz. Mezhebe muhâlifde olsa, âyet ve hadîse muhâlif düşmedikçe efendimizin de hamiyetli fikirleri ve ictihatları olacağına eminiz. Bunları mezhebe muhâlifte 'ad etmeyiz. İmâm-ı Azam ile Ebû Yûsuf arasında geçen az bir zamanda değişen örfe bakarak Ebû Yûsuf'un Hazreti İmâm’a muhâlefet ettiği ve örf üzerine vârid muhâlif ictihatlarda bulunduğu nazar-ı dikkate alınırsa bizim de sizden ba'zı şeyler istemeğe haklı olduğumuza hak vermeniz lazımdır.”