Santorini Adası’nın kuzeydoğusunda, 2 bin 500 km² bir alanda gerçekleşen depremleri yakından takip ettiklerini belirten Mustafa Karancı, “Kandilli rasathanesi verilerine göre 31 Ocak ile 7 Şubat arasında büyüklükleri 1.2 ile 5.3 arasında değişen yaklaşık 1513 deprem kaydedildi” ifadelerini kullandı. Gerçekleşen bu depremlerin, “Deprem Fırtınası” olarak adlandırılabileceğini söyleyen ve bu bölgede yaşanan depremlerin Ege Bölgesi’nin her yıl yaklaşık 3,5 santimetre genişlemesine neden oluyor diyen Karancı, depremlerin gerçekleşme nedenlerinin henüz belirlenmediğine dikkat çekerek, “Bu bölge hem fay hatları hem de volkanik dağlarla dolu bir alan. Girit’in altından dalan deniz tabanı, yerin derinliklerinde ısınarak eriyor ve magma haline geliyor. Bu magma, fay hatları boyunca yükselerek Ege Denizi'nde volkanik adalar oluşturuyor. Santorini ve Kolumbo adaları da bu şekilde oluşmuş. Bu nedenle bölgede meydana gelen depremler, ya fay hatlarının hareketinden ya da volkanik faaliyetlerden kaynaklanıyor olabilir. Ancak depremlerin kesin nedeni şu an için belirlenebilmiş değil” diye konuştu.

‘BATI İLÇELERİNDE HİSSEDİLEBİLİR’
Bölgedeki en büyük depremin 9 Temmuz 1956 tarihinde Amargos Adası’nda 7.2 ve 7.7 şiddetinde olduğunu ve de depremde 53 kişinin hayatını kaybettiğini dile getiren Karancı, bu depremlerden sonra tsunamilerin yaşandığına da dikkat çekti. Ege Denizi’nde, özellikle Santorini Adası ve çevresinde volkanik bir patlama yaşanması halinde etkilenecek bölgelerden bahseden Karancı, “Ege'deki volkanik bir patlama, özellikle deniz altındaki volkanlarda meydana gelirse, su altı çökmeleri veya büyük yer değiştirmeler tsunamilere yol açabilir. Amorgos Depremi'nden sonra Ege Denizi'nde bir tsunami meydana gelmişti. Olası bir tsunami İzmir, Aydın ve Muğla illerimizin kıyılarını etkileyebilir ancak Antalya’mızın doğu sahillerine ulaşma ihtimali düşüktür. Ancak büyük bir patlama sonrası deniz hareketleri, Kaş, Kalkan gibi Antalya'nın batı kıyılarında hissedilebilir” dedi.

‘HAVA TRAFİĞİ VE TARIMI ETKİLER’
Bölgede yaşanacak volkanik patlamaların ciddi hasarlar bırakabileceğine vurgu yapan Karancı, “Volkanik patlamalar sırasında atmosfere büyük miktarda kül ve gaz salınır. Özellikle patlayıcı tipi volkanlar bu konuda risklidir. Bu küller, rüzgarlarla çok uzak mesafelere taşınabilir. Geçmişte bu bölgede yaşanan patlamaların izlerini İç Anadolu bölgesinden Mısır’a kadar geniş bir coğrafyada etkilediğini biliyoruz. Rüzgarların yönüne bağlı olarak volkanik küller Antalya'ya ulaşabilir. Bu, özellikle havaalanı trafiğimizi aksatabilir ve tarım ürünleri zarar görebilir. Kül birikimi nedeniyle güneş ışınlarının engellenmesi kısa süreli sıcaklık düşüşlerine bile neden olabilir. Atmosfere salınan kükürt dioksit ve diğer gazlar nedeniyle iklim değişikliklerine bile neden olabilir” ifadelerini kullandı.

‘DENİZİN ÇEKİLMESİ DEPREMLE İLGİSİZ’
Son günlerde sosyal medya platformlarında yaygınlaşan deniz çekilmeleri hakkında yanlış bilinenlere değinen ve depremlerle beraber olası tsunami risklerine tedbir alınmalı diyen Karancı şunları kaydetti: “Deniz çekilmelerinin bu depremlerle ilişkilendirildiğine dair iddialar yayılmaktadır. Ancak bu tür deniz çekilmelerinin sismik aktivitelerle bir ilgisi bulunmamaktadır. Deniz seviyesindeki bu değişimler, genellikle poyraz gibi kuzeydoğudan esen sert rüzgarların etkisiyle meydana gelir. Bu rüzgarlar, suyun kıyıdan açık denize doğru itilmesine neden olarak geçici deniz çekilmelerine yol açar. Bu durum doğal bir meteorolojik olay olup, deprem veya tsunami habercisi değildir. Poyraz etkisini kaybetmesi ile normale dönecektir.”
‘DOĞAYLA UYUM İÇİNDE OLMALIYIZ’
“Yaşanan bu depremlerin nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek zor. Ancak, bu depremler Türkiye kıyılarına uzak olsa da, en kötü senaryoları göz önünde bulundurmak ve özellikle kıyı bölgelerimizde tedbirli olmak önemli. Ne yazık ki kıyı bölgelerimizi yerleşime açmış ve bu alanlarda yoğun şekilde yapılaşmış durumdayız. Kıyı bölgelerimizde plansız ve yoğun yapılaşma, doğal afet risklerini artıran en büyük sorunlardan biridir. Olası bir tsunami riskine karşı halkı bilgilendirecek yeterli uyarı tabelaları ve sistemler de bulunmamaktadır. Bu tehlikeleri dikkate almadan yapılan yerleşim planları ile karşı karşıyayız. Bu da olası bir felaketin etkilerini daha da yıkıcı hale getiriyor. Bu nedenle, yer seçiminde jeoloji bilimini yönetim anlayışı olarak benimseyip doğaya rağmen değil, doğa ile uyum içinde yaşamanın yolları aranmalıyız.”
Oğuzhan BOZAĞAÇ