Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Yard.Doç.Önder Bilgin Büyükşehir Belediyesi Ramazan etkinliklerinde yaptığı konuşmaları ve açıklamaları vatandaşlar dinlemek için adeta izdiham yaşıyor. Sadakat ve Ahlak konusundan, Ramazan’ın anlamı ve yapmamız gereken tüm davranışlara dair felsefi ve hoşgörü bütünlüğü içinde ele alıyor. Bilgin’in iftar öncesi ve sonrası yaptığı sohbetler adeta alışkanlık yaptı
Öncelikle sizi tanıyalım? Kendinizden bahseder misiniz?
-Hayatımın değişenleri içerisinde değişmeyenlerini, unutulanları içerisinde hatırlananlarını aktarabilirsem galiba kendimi tanıtmış olurum. Ne var ki insan kendini bi hakkın tanımıyorken, başkasına nasıl tanıtabilsin?. İnsan düşüncesi yaşadığı çevreden bağımsız değildir. İnsanın kendi düşüncenin teşekkül süreci bahse konu olunca geldiğiniz noktayı bir zeval noktası olarak görüyor, kemal noktasına ulaşmak için ne kadar da az bir zaman olduğunu ayrıca ne kadar çok çalışmanız gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz.
Sivas, Kangal ,Alacahan’da, 1971 de, doğdum. Bölgede ailemiz ‘Hocalar’ diye bilinir. Bunu söylememin bir nedeni var. Zira Osmanlı- Cumhuriyet aydını, münevveri aynı zamanda kendi bölgesinin fen ve din âlimi idi. Bizim dedelerimizde hem din bilgini hem de alanlarında çağın gerektirdiği bilimlerle uğraşan medrese âlimlerinden idi. Bu ailenin, çocuğu olarak, hayata ait ilk acı, bir o kadar da hakikat tanıklığım annemin ölümü iledir. 1977’de gerçekleşen bu trajik- reel durum, kardeşlerimle birlikte eğitim hayatımızın şeklini de belirledi.
Hayatın akışı ve hayata dair düşüncelerinizde yaşanan değişikliklerden söz edersek ?
-Çocukluğuma ilişkin diğer hatırladıklarım bahsi diğerdir ve ancak bunun yanında kısmî bir hüküm ifade eder. Yıllar sonra fark edebileceğim bir şey de bu çocukluk dönemlerime aittir. Sıkı bir eğitim ve ciddiyetin insanın çağdaşlarıyla arasında farklılık oluşmasına neden olduğudur. Bu farklılığın hayatımı her zaman olumluya tahvil ettiğini ise asla söyleyemem. Gittikçe ortaya çıkan çocuksu, kırılgan ve aynı zamanda daha da titizlenen hayat anlayışıma bu dünyada katlanabilecek insan sayısının gittikçe azaldığından ben bile şüphe etmiyorum.
İlk ve ortaokulu yukarıda söylediğim nedenle Hafik YİBO’da okudum. Orada mücadeleyi, ayakta kalmayı, ilkeli bir hayatın sıradan bir hayata tercih edilebilecek zor bir süreç olduğunu öğrendim. Öğretmenlerim, arkadaşlarım amca çocuklarım ve ağabeylerimin her birinin ayrı ayrı tesirleri zihin ve gönül dünyamın oluşması ve gelişmesine katkı sağladı. Okul kütüphanesindeki hemen bütün kitapları okudum. Burada şiiri sevdim, gazel, hoyrat ve türkü okudum, âşık oldum. 1980 ihtilalı kısmen beni de etkiledi.
Sivas Kongre Lisesi’nde okurken milli ve dini meselelere ilgi duymaya başladım. Bu yıllar aynı zamanda düşünce dünyamın netleşmeye başladığı, kavgalarımın ve sevdalarımın hedeflerinin somutlaştığı yıllardı. Türkiye’de milli ve muhafazakâr düşüncenin ürettiği hemen her türlü yayını okuyarak hayatı ‘sağ’ ve milli perspektiften anlamaya ve yorumlamaya çalıştım. Bu yorumlamalar sığ ve başkasının tercihleri idi. ‘sorgulanmamış bir hayatı yaşamaya değer bulmayan’ bir yanım vardı. Bu sorgulamalar en ‘teolojik’ ve en ‘teleolojik’ sorunlara ilişkindi.
Üniversite eğitiminizde izlediğiniz rotayı nasıl çizdiniz? Hangi konu etken oldu ?
Üniversite tercihim sırasında ailemin özellikle dedemin ciddi ve belirleyici bir yönlendirmesi sonucu kendimi Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde buldum. Bu tercih daha sonraları aslında yukarıdaki sorunlarla boğuşmam için çok ciddi bir eğitim almamın kapılarını açmış oldu. Millet ve insan hayatı için vazgeçilmez şeylerden birinin hiç şüphesiz eğitim olduğuna inanırım. Yani milletler gibi insanların da hedeflerine uygun eğitim almaları başarılı ve huzurlu olmaları için vazgeçilmezdir. Amaçlarına uygun eğitim alamayan millet fertlerinin enerji ve emek kaybı yaşadıklarını görmek bunca yıllık akademik hayatımın en acı şahitliklerindendir. Bu yıllarda üniversite içinde ve dışında sivil inisiyatifler içerisinde aktif görev ve sorumluluklar aldım. Bugün geriye dönüp baktığımda pişmanlık duyacağım ciddi hatalar yapmadığımı, dönemin yöneticilerinin aldığı ve beğenmediğimiz kararlarından demokratik yol ve yöntemlerle vazgeçirebildiğimizi hatırlıyorum. Bu yıllar Türkiye’de çeşitli sosyal ve dini düşüncelerin daha liberal bir zeminde oluşmaya başladığı yıllardı. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğü ve ülkenin geldiği noktayı da göz önünde bulundurarak söyleyebilirim ki; iletişim teknolojilerine rağmen daha derinlikli bir akademik eğitim aldığımız gibi ülke meselelerini de ıskalamayan bir üniversite öğrenciliği geçirmeyi başarabilmişim.
Hayatınız da ki dönüm noktaları oldu mu? Hangi gelişme yaşamınız da yeni bir dönemin başlangıcıydı?
-Hayatımın önemli dönüm noktalarından biri elim ve meçhul bir trafik kazasında kaybettiğimiz merhum hocam Prof. Dr. Şaban Kuzgun’un beni Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesine Felsefe Tarihi asistanı olarak alması ile başladı. Bu aşamadan sonra artık dönülmez bir biçimde felsefeye ve hayata ait sorunları akademi içerisinde görmeye başladım. Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalında Yüksek lisans yaptım. 28 Şubat sürecinde YÖK tarafından uygulamaya sokulan Türkiye’de İlahiyat fakülteleri açısından hedeflenmeyen ama olumlu bir uygulaması olarak 35. Madde ile kadromuz geçici olarak Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne aktarıldı. Burada yeniden Felsefe Tarihi alanında ‘Bilimsel Hazırlık’ okudum. Daha sonra da doktoraya başladım.
Akademik hayatımın en önemli şahsiyetlerinden biri de hiç şüphesiz Türkiye’de mantık ve felsefe denilince akla gelen hocam Prof. Dr. S. Hayri Bolay’ın ‘yaşayan Türk filozofu’ dediği Prof. Dr. Necati Öner’dir. Bir diğeri de fakülteden de hocam olan, özelde İslam, genelde de felsefeden ne anlamamız gerektiği konusunda belirgin etkileri olan danışman hocam Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi’dir. Prof. Dr. Celal Türer’in eş danışmanlığı sırasında verdiği desteği ve yönlendirmeleri asla unutamam. İşte bu aşamada ahlâk sorunları ve Amerikan felsefesi üzerine yaptığımız ve 2008 yılında tamamladığımız ‘Josiah Royce’un Ahlâk Anlayışı’ adlı doktora tezinde, sadakatin merkezî bir ahlâk ilkesi olduğunu, sadakatin insanı ve toplumu huzura kavuşturabileceğini ileri sürmüş idik.
Mitoloji ve Felsefe de tanrı sorunu, Ahlak Felsefesi üzerine neler konuşabiliriz?
-Halen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi ABD’de öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Lisans eğitiminde ‘İlkçağ’da Felsefe, Ortaçağ ve Rönesans’ta Felsefe, Türkiye’de Felsefe Çalışmaları, Felsefe Tarihi, 19. Yüzyılda Felsefe’ dersleri veriyorum. Yüksek lisansta ise ‘Mitoloji ve Felsefe, Felsefede Tanrı Sorunu, Ahlâk Felsefesi Tarihi ve Problemleri’ gibi derslerle hem kendimi hem de öğrencilerimi canlı tutmaya çalışıyorum. Zira yeni şeyler öğrenmeyen insan yaşamıyor demektir. 1991 yılında tanıdığım okul ve hayat arkadaşım ile evliyim. Üç çocuğumuz var. Üniversitede akademik ve idari görevler yanında çeşitli akademik dergilerde makalelerim ve doktora tezim ‘Sadakat Ahlâkı’ adı ile yayımlandı.
Büyükşehir Belediyesi, bu sene Antalya'nın ilçelerinde de Ramazan Etkinleri gerçekleştiriliyor. Siz de vatandaşlar ile "Sadakat Ahlâkı" söyleşilerinde bir araya geliyorsunuz? Fikir nasıl ortaya çıktı?
-Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin çok değerli ve acar iki bürokratı Bünyamin Demirkan ve Mitat Yolcu ile bir vesile tanışmış idik. Kısa sürede tanışıklığımız kaygılarımızın da ortak olduğunu gösterdi. Beni defalarca ahlâk sorunlarımızın tespiti ve çözüm önerilerimizi konferanslarla halka açmam konusunda ikna etmeye çalıştılar. Her defasında bir bahane ile onları - tabir caizdir- atlatmayı başarmıştım. Kültür Daire Başkanlığı Ramazan programının, Hacivat- Karagöz gösterisi ile başlayacağını, ardından benim ‘Sadakat Ahlâkı’ başlığı altında konuşacağım ve etkinlik sonunda da Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürelsan Tasavvuf Musikisi Korosunun konseriyle tamamlanacağının ilan edildiği bilgisi ulaştı. Bu bir emri vaki idi ve dostlar bana Ramazan ayında yapabilecekleri en büyük iyiliği yapmışlardı! Ramazanda mecbur kalmadıkça pide almaya bile gitmezken şimdi ilçe ilçe gezerek ‘Sadakat Ahlâkı’ anlatmaya çalışıyoruz.
Niçin Sadakat Ahlâkı? Bu tip etkinliklerde çok alışkın olmadığımız bir isim
-Çünkü modern insan kendi hayatı ile çağın sorunlarını anlamak ve anlamlandırmakta zorlanıyor. Ramazan ayında konuşulan konular insanımızın dikkatini çekmemeye başladı. Orucu bozan şeyler 1400 küsur yıldır değişmedi. Ama çağın idrakine sunulması gereken ciddi ahlâk sorunlarımızın olduğunda da hepimiz hem fikiriz. Öyleyse Ramazan etkinliklerinde alışkın olmadığımız ama ciddi meselelerimizi de konuşmamız gerekiyor. İşte sadakat ahlâkı bunlardan biri. Özellikle gençlerimiz her şeyi akıl ile kavrayabileceğini zannediyor. Aklı her şeyi anlamanın aleti olarak gören modern insana yabancı gelmeyecek bir yolla ahlâk sorunlarının üstesinden gelmenin bir yolu olarak sadakati, bağlanmayı, ilke arayışını, özgürlük-ahlâk-eylem ilişkisini, iman ile sadakat arasındaki geçişliliği, Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’in sıdk, sadakat ve iman yolculuğunun çağa uyarlanmasının pekala mümkün olduğunu dinleyicilerimizle birlikte olabildiğince anlamaya çalışıyoruz. Ayrıca vakit ve imkânlar ölçüsünde sosyal, siyasal ve beşeri ilişkilerde sadakatin nasıl bir merkez ilke oluşturduğunu da örneklerle anlamaya çalışıyoruz.
Vatandaşların ilgisi nasıl?
-Her şeyden önce bir şeyi ne kadar acı olursa olsun itiraf etmeliyiz ki bizim, vatandaşlarımızın ve genelde de muhafazakârların felsefe ile başı dertte. Türkiye’de felsefeci algısının en iyimser ifadeyle ‘bir tahtası eksik insan’ şeklinde olduğunu bir felsefeci olarak duymaktan rahatsızlık bile duymaz haldeyim. Bu etkinlik dolayısıyla ‘Ramazan ayı-felsefeci- ahlâk sorunları- vatandaş’ gibi bir araya gelmesi düşünülemeyen en az dört şeyi bir araya getirdik ve vatandaşlarımızın dikkatlerine sunduk. Ramazan etkinlik alanında bir araya gelen çocuklar, gençler, her yaştan insanlara aynı anda ve onların dikkatini diri tutacak şekilde dini- felsefi bir konuyu sınırlı bir sürede anlatmanın zorluğunu ilk etkinlikte gördüm. Ama sonraki konuşmalarımı ona göre şekillendirdim. İlginin benim açımdan yeterli ve nitelikli olduğunu rahatlıkla söyleyebilir.
Birazda Sadakat konusuna değinelim. Sadakat kavramının anlamı daraltıldı mı?
-Bilindiği üzere Akıl ukul kökünden gelir ve deveyi bağlayan bağ anlamında kullanılır. Akıl kavramları birbirine bağlar ve onlardan bir hüküm çıkarır. Sadakatte aklın gördüğü fonksiyonu icra eder. Yani ahlâkın öznesi olan insanı ‘bir şeye, her zaman, her yerde, her koşulda, en çok, en iyi ve en uzun bağlamaya yarar. Bu çağın insanı çok akıllıdır! Ama sadakat ve iman konusunda çok başarılı değildir. Çünkü akıl bir başka fonksiyon icra ve ifa etmek için vardır. Çağdaş insan hem tavşanı hem de tilkiyi havuç ile besleyebileceğini zannetmektedir. İnsanda apriori olarak var olan meleke ve erdemler insanın farklı farklı yönlerini beslemeye yarar. Doğuştan oluşu onun eğitilebileceğinin göstergesidir. Aklımdan zorum yok, herkes kadar ben de aklımı seviyorum. Tek farkla, kâğıda yazılması gereken şeyi aklıma yazmıyorum. Ona iyi davranmak ve yerli yerinde kullanmak bunu gerektirir.
Sorunuza dönersek; sadece sadakat kavramının değil, ahlâk kavramının da alanı daraldı. Sizin ifadenizle daraltıldı. Sadakat vefâ, itaat ve diğer kavramlar Türkçeye ‘bağlanma, adanma, vefakârlık, güvenilirlik’ şeklinde aktarıldığından dolayı aralarındaki farkı göstermek için ciddi bir kavram tahliline ihtiyaç var. Oysa batı dillerinde bu kavramların hepsinin ayrı anlamlara geldiğini biliyoruz. Bu konferanslarda en çok zorlandığım şeylerden birinin bu tahlili yapamamak ve aralarındaki farkı gösterememek olduğunu söylemeliyim. Şimdi size yine de mufassal (kısa) bir sadakat çözümlemesi yapayım ki daralmanın ne raddeye ulaştığını görebilesiniz.
Söze bağlı kalmak konusu ve Ahde Vefa’yı biraz daha açabilir miyiz ?
Söze bağlı kalmak demek olan ‘ahde vefa’, hukuki sözleşmeye bağlı kalmak anlamında ‘akde vefa’; ‘sağlam karakterlilik’; ‘belirli bir davranışta sebat etmek’; ‘kişinin karakterinde var olan ahlâki bir değer’; ‘güven’; ‘söz konusu vatanseverlik olunca hatırlanan erdem’; ‘düşünmek ve alternatif çözümler üretmek için bulunduğumuz konumu terk etmemek, zorluklarla savaşmaya kararlı olmak’; sevmediklerinize ve asla sevemeyeceklerinize; dostluklarınıza bağlı kaldığınız gibi, düşmanlıklarınıza da sadakat’; ‘sadakatin türleri olarak nesnelerin, fikirlerin, grupların veya kişilerin mesela: asker-sivil, komutan- er, karı-koca, işçi- işveren, alıcı- satıcı, marka- müşterinin zorunlu ilişkisi’, ‘gönüllü adanma, iradesini kullanamama (itaat), sorgulama, seçme, kabul ya da reddetme (sadakat)
Yukarıda sadakatin bazı anlamlarını kısaca ifade etmeye çalıştım. Dini emirler emrin kaynağı açısından ‘mutlak’, eyleyen açısından ‘imkân’ ifade eder. Yani dini emirler, emrin muhatabından önce sorgulamayı, sonra mutlak bir iman haline getirmeyi ve nihayet bu imana uygun bir eylemi dikte eder. Artık bu son aşama sorgulama aşaması değil, fiil yani hayata geçirme, uygulama aşamasıdır. Bu haliyle dini emirler itaat değil, sadakat ilişkisidir. Modern insan sorgulama aşamasını uzun tutarak, çok ciddi bir şüphe ile yaşamayı seçerek, kararsızlık ve eylemsizlik halini ömrünün tamamına yaymakta, yani bağlanamamaktadır. İşte bu bağlanamama hali yani sadakatsiz insanı zehirlemekte, ağır psikolojik durumlarla karşı karşıya bırakmakta ve nihayet ‘Mutlak Varlık’ ile ilişkiye girmesini geciktirmekte ya da hepten engellemekte, yani onu iman edemez hale getirmektedir.
Sadakatsizlik sosyal boyutlarıyla düşünüldüğünde karı- koca, işçi- işveren, alıcı- satıcı, marka- müşteri ilişkilerini de olumsuz etkiler. Bu durum hayatın rutin akışını bozar, insanı sürekli sorgulama ve şüphe aşamasında bırakır ve toplumun sosyal dokusunu hasara uğratır. Sürekli şüphe içerisinde kalan eşlerin nasıl bir psikolojik durumla karşı karşıya kaldıklarını, onları yakan kıskançlık ve şüphe ateşinin eşleri, onların çocuklarını ve nihayet içinde yaşadıkları toplumu nasıl kavurduğunu gördüğümüzde sadakatin olmazsa olmaz bir ahlâk ilkesi olduğunu kavramak hiç de zor olmaz diye düşünüyorum.
Son olarak her gün farklı bir ilçe de farklı insanlar ile bir araya gelmek size ne kattı?
-Kestirmeden lafı eğip bükmeden itiraf ediyorum. Biraz da kızarak kabul ettiğim bu konferanslara beni ikna edenlere şükran borçluyum. Amfilerde, lüks otellerin toplantı salonlarında anlatmaya alıştığımız felsefe meselelerini periferide yaşayan insanımıza anlatma ve onlara hem özrümü ve meramımı ifade etme hem de kısmen görevimi yapma imkânı sundular. Bir şey daha öğrendim. Ben felsefenin halk için değil, felsefe için yapılması gerektiğini iddia ederdim. Fildişi kulelerimizden inerek derdimizi, içimizi açtık. Onlar da bizi her zaman olduğu gibi bağırlarına bastılar. Ahlâkın muhatabı tek tek insandır. Sırf yaşadığı yer ve mesleği onu ahlâk öznesi, acentası olmaktan çıkarmaz. Ahlâk sorunu sadece meslekten insanlarla konuşularak çözümlenebilecek bir mesele değildir. Sorun bütün insanlığındır. Çözüm de oradan beklenmelidir.
Röportaj Emine Özden Gürhan
GÜNDEM
Yayınlanma: 05 Temmuz 2015 - 13:52
Güncelleme: 06 Temmuz 2015 - 17:21
Şiiri sevdim, gazel, hoyrat ve türkü okudum, âşık oldum…
GÜNDEM
05 Temmuz 2015 - 13:52
Güncelleme: 06 Temmuz 2015 - 17:21

