Sergio Leone, aktör bir anne –babanın oğluydu. Çocukluğu İtalyan film setlerinde geçmişti, zaman, sesszi sinemanın mirasını sesli sinemaya bıraktığı zamandı. Ayrıca ‘Bisiklet Hırsızları’ gibi sanatsal ve ‘Quo Vadis’ ‘Ben Hur’ gibi süper bütçeli filmlerde ise reji asistanlığı yapmıştı. Boşta kaldığı için yönetmen olanlardan değildi yani…
Amerikan sinemasının triklerini iyice bellemişti. Holivut,sinema sanatının teknik detaylarında olduğu kadar dönemin siyasal sloganlarının topluma iletilmesi konusunda tartışılmaz bir ustaydı.
Kendi başına filmler yapmaya başlayacaktı, ilk olarak western tabusunu yıkmaya çalışmıştı. O güne kadar Amerika’nın dışında kimse western yapmamıştı. İtalyan yönetmen bu yazılı olmayan kuralı yerle bir etmeye kararlıydı. Ayrıca siyasi mesaj verecekse alasını vermeye de azimli….
‘Bir avuç dolar’ bu serinin ilk filmi olacaktı. Filme Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar para yatırmıştı. Ucuz olsun diye Arizona veya Kaliforniya yerine İspanya Almeria da çekilecekti. Baş kadın aktör ilik gibi bir Alman olan Marianne Koch olacaktı, birkaç işsiz Alman aktör daha kadroya katılmıştı. Kötü oğlan için bir İtalyan seçilmişti, iflah olmaz bir Komünist parti üyesi Gian Volonte seçilmişti. Ama bir de ‘esas oğlan’ gerekiyordu. Amerikan televizyonlarında pek bir moda olan bir western dizisi vardı onun baş rol aktörüne teklif götürmüşlerdi ama adam, böyle bir macera için garantili rolünü feda etmemişti. Yerine bir isim önermişti, bu ikinci isim parlak yüzlü, açık renk gözlü tipik bir Amerikan fırlamasıydı, adı Clint Eastwood idi.
Filmin konusu ise bir Japon senaryosundan araklamaydı. İki rakip ailenin elinde inleyen ve hiçbir halt etmeyen kasaba ahalisi idealist bir yakışıklı tarafından kurtarılacaktı. Ailelerden biri Meksikalı diğeri ise beyaz Amerikalı olacaktı. Senaryo, her iki aileyi de kötü olarak tarif ediyorsa da Beyaz Amerikalılara az biraz torpil geçiyordu. Bir western çekilecek diye kalkıp da ta Amerika ellerine gidecek halleri ve paraları yoktu. İspanya idare ederdi. Arazi az çok Arizona veya Kaliforniya’ya benziyordu.
Eastwood ,İspanya’yı daha önce görmemişti, oldukça yakışıklıydı, İspanyol hatunların methini çok duymuştu,hem halen rol aldığı dizide sittiğin sene bir yere gelecek gibi değildi.
Anlaşmaya ‘olur’ demişti.
Ama film çok dar bir bütçe ile çekilecekti. Sergio , ona nasıl bir tipi oynayacağını söylememişti, Clint’e ‘aklına göre takıl bir adam hayal et ki bu sen olasın’ demişti.
İşin aslı pintilikten böyle söylemişti, biliyordu ki Clint, yaratacağı tipin görsel malzemelerinin maliyetini kendisi karşılayacaktı. (Nitekim Eastwood, şapkasını bile kendi almıştı, daha sonar ki filmlerinde alameti farikası sayılan pançosu ve çizmeleri bile kendi parasıyla alınmıştı, hepsi tekti ve kaybolmaları halinde yedekleri yoktu.)
Sette de disiplin diye bir şeyden söz edilemezdi, iş tiptik bir İtalyan işiydi. Sahneler çekilirken arka planda frizbi, futbol falan oynanıyordu. Aktörlerin konsantre olması diye bir kavram İtalyan sinema emekçilerine çok uzaktı. Dahası altı-üstü bir western diyorlardı, gerçek İtalyan sinema sanatının yanında filmi, konusunu, oyuncularını küçümsüyorlardı.
Tozun toprağın içinde saçları bile bozulmayan,ütülü gömlekleri, cilalı çizmeleri ve zamana uygun olmayan altı patlarlarıyla sinek kaydı tıraşlı aktörlerin devri bitmişti.
Nasıl oluyorsa Sergio’nun filmlerinde bir tek kadınların façası bozulmuyordu, her zaman kalın dudakları nemli ve aralık,ciltleri ise ipek gibi kalıyordu. Erkeklerin ise saçı sakalı birbirine girmiş oluyordu . Ayrıca kir pas içinde olmaları özenle vurgulanıyordu,ellerinin tersi ile içtikleri tekilanın kalıntılarını silmeleri , sahneler içinde olmaz ise olmazlardandı.
Bu film çok iyi bir gişe yapmıştı ve Sergio üçlemesi diye bilinen serinin ilki olacaktı.
Haftaya diğer ikisi….