Apaçi Kalesi…. Türkçeye ‘Kan kalesi’ diye çevrilmişti… Film, ülkemize 2-3 yıl gecikerek gelmişti. O yıllar öyleydi.. Western sinemasının en klasik öğesi olan Kızıl derili savaşları fon da yer alacak ama Amerikan askeri geleneğinin km taşları anlatılacaktı. General Custer’ın hikayesi anlatılacak ama onun ismi filmde yer almayacaktı .
Konu şöyleydi; Henry Fonda Amerikan iç savaşında general rütbesine kadar yükselmiş çok başarılı bir subaydı, ama savaş bitince generallik geri alınmış ve sıradan bir yarbay olarak memleketin unutulmuş bir köşesine atanmıştı. Yanında güzler güzeli kızı da ona eşlik edecekti. Adam disiplin hastasıydı, West Point adlı ünlü ABD savaş akademisinden mezun olmuştu. General rütbesinden sonra gelen bu rütbe tenzilinden ve bu uzak çöl köşesine yollanmaktan hiç memnun değildi. (Buraya kadar olan kısım Custer hikayesi ile bire bir örtüşmekteydi, yalnızca Custer, Siyularla kapışacaktı, bizimki ise Apaçilerle)
Önce yolu genç bir teğmenle kesişecekti, ki genç adam da West Point mezunuydu. Oğlanı ilk gören ve gördüğü an da çarpılan güzel kızdı, hem de genç erkeği belden yukarısı çıplak görecekti, üstelik adama hayranlıkla bakacaktı. Bu sahne bile o günkü muhafazakar değerlere göre bir hayli iddialıydı. Ama çocuk çakı gibi bir esas duruş gösterecek ve her Amerikan subayının –ve özellikle de West Point mezunlarının- birer ‘Subay ve Centilmen’ olduğunu gösterecekti.. Baba hiç memnun olmasa da bu ikili arasında tamamen ‘duygusal’ bir ilişki başlamıştı.(Gerçektende zengin Shırley Temple ile genç subayı canlandıran beş parasız John Agar birbirlerine vurulmuşlardı, Shırley çok zengindi e, hakkını vermek gerekirse Agar kötü bir aktör ama yakışıklı bir adamdı, aklıyla pek arası yoktu, ne var ki alkol ile arası çok iyiydi… evlilikleri uzun sürmedi)
Film ilerledikçe anlaşılıyordu ki genç teğmen kalede ki eğitim çavuşunun oğluydu,babası da iç savaş sırasında çarpışmış ve binbaşı rütbesine kadar yükselmişti ama savaş sonrası orduda ancak baş çavuşluk bir kadro yakalayabilmişti. Üstelik Kongre madalyası almış bir askerdi, zaten oğlu da bu sayede West Point’e girebilmişti.(Burada araya sıkıştırılan mesaj şuydu: Bizde askerlik Avrupa da olduğu gibi bir kast değildir Başarılı olanın önünü açarız.Kendisinin değilse bile oğlunun… )
Yine bu arada kalede ki çavuşlardan biri de Pedro Armendiraz adlı Meksika kökenli bir aktördü, o da meğersem iç savaşın isyan eden Güneyli ordularında süvari subayı imiş. Yani, Güneylisi, Kuzeylisi ile ABD sınıfsız-imtiyazsız bir millet haline gelmişti….(Pedro Armediraz’ı bizim seyirci ‘Rusya’dan sevgilerle ‘ adlı James Bond filminden hatırlayacaklardır, orada Türk istihbaratçısını canlandırıyordu. )
Filmin yarısında gelindiğinde resim ortaya çıkmıştı: Amerikan ordusu herkesi içine alan, kast olmayan bir savunma örgütüdür, ve pek bir disiplinlidir, askeri gelenekleri o kadar köklüdür ki… eski düşmanlarını bile saflarına katar, ve sonra mutlaka ortak bir başka düşman bulur onu ham ederdi.
Film bazı teknik hatalara rağmen başarılı olacaktı, mesela yeterince Apaçi yerlisi bulunamayınca el altında ki Navajolarla yetinilecekti.
Ama Kızılderili , kızıl deriliydi, ne fark ederdi ki…
Onlara senaryo da yeterince kıyak geçilmişti; meğer koca Apaçi kabilesi, yeterince iyi ‘sadaka’ alamadıkları için isyan etmişti.
Bizim yarbay akıllara zarar bir karar verip kabileyi yok etmenin peşindeydi, böylece yeniden generallik rütbesine geri dönebileceğini sanıyordu, Aşırı hırslı adamın ölmesi gerekiyordu,-ki kötü örnek olmasın-
Şövalyece bir şehadet şerbeti içecekti…..
Geride kalan subaylar ise ‘biz ölürüz ama Alayımız yaşayacak’ gibi şairane laflar edecek ve ‘The End’ böyle yazılacaktı.
Sonuç da Amerikan kamu oyu Ordunun taleplerine daha duyarlı hale gelmişti, ama bu iş yalnızca bir filmin becerebileceği bir olgu değildi. Birkaç tane daha gerekirdi….