Ah Holivut, vah Holivut, (8)
Ucuz generaller ders alsın..
Custer, savaş mahkemesinden bir şekilde yırtmıştı. İç savaşın ünlü generali Sheridan ona arka çıkmıştı. Hakkında verilecek hüküm, sonra verilecekti.
O yıllarda Amerikan başkanı Grant idi, İç savaş sırasında Kuzeyli birlikleri zafere taşıyan oydu, biraz içkici falandı ama iyi bir seçim olmuştu. Ne var ki Amerikan yerli halkı ile beyazlar arasında ki kanlı itişme her yerde sürüyordu. Kara Tepeler denilen ve Kızıl derililer için kutsal sayılan topraklar da Altın bulunduğu söylentisi çıkınca ortalık iyice karışmıştı. Grant ve adamlarının buldukları çözüme göre yerli kabileler kendilerine ayrılan ve ‘rezervasyon bölgeleri’ diye bilinen topraklara 31 Ocak, 1876 göç edeceklerdi. Etmez iseler, düşman sayılacaklardı.
Ağır bir karardı sonuçları daha da ağır olacaktı.
Filmlerde gördüğümüz gibi değildi her şey, genel de yerliler küçük savaş partileri halinde çatışıyordular, Amerikan ordusunun silah gücü çok daha fazlaydı, askerlerinin çoğu sivil hayatta iş bulamadıklarından teskere bırakmışlardı, ve hemen hepsi de İç savaşın tecrübeli gazileriydi.
Custer, yeniden silah başı yapmıştı. Kızılderili kabileler, Little big Horn diye bir yerde kamp kurmuşlardı, ‘ne yapacaklardı?’ onu tartışacaklardı. 7. Süvari alayının gözcüleri bu kamp yerini keşf etmişlerdi. Çok büyük bir kamp idi en az 10 bin insan barınıyor olmalıydı, e, en az 3-4 bin savaşçı çıkardı bu kamptan…
Custer ise 900 civarında süvariye sahipti, daha önce hep sayısal üstünlük onda olmuştu, bu tehlikeli bir alışkanlıktı . Kuvvetlerini üçe ayırmış, o günün en etkili silahları olan üç Gatling makineli tüfeği geride bırakmıştı. Daha da beterini yapacak ve süvarinin en geleneksel silahı olan kılıçları da bıraktıracaktı, ve en son olarak da uzun sarı saçlarını kestirmişti, çoğu asker en çok da bunu ‘kötü şans’ olarak görüyordu.
Askeri tarihçiler bu son savaşı hala tartışıyorlar, e, oralarda öyle bu işler ucuzundan-ucuzundan general olmak yok….
Ama savaşı kötü yönetti, yardımcılarına kendini bir türlü sevdirememişti, son yıllarında çok küstahlaşmıştı, her kesi, her yerde aşağılamayı bir marifet sayıyordu, hani ne kadar çok höykürürse o kadar ‘adamım’ der gibiydi.
Ast subaylarının ikazlarına aldırmıyordu, ‘Benden büyük yok ulan, çıksın o Kızılderililer karşıma da dünyanın kaç bucak olduğunu göstereyim’ havalarındaydı. Üstleri tarafından itina ile hazırlanan çevirme harekatını kendi askerleriyle yapacaktı, Gazeteler gene ondan söz edecek, generallik yıldızları gene omuzlarını süsleyecekti.
Ama olmadı, olmayacaktı… Tarih de kendinden önce bütün kendini beğenmiş liderlerin akibetine uğramıştı. Öldürülmüştü… Ama hiç değilse savaş meydanlarında öldürülmüştü.
Muharebe sahasına sonradan gelenler öldürülen her askerin merhametsizce parçalandığını görmüşlerdi. Bu, o gün için tipik yerli adetiydi. Custer’ın cesedi ise sapasağlamdı. 1920 senesinde konuşan iki yaşlı-çok yaşlı yerli kadın başka bir hikaye anlatacaklardı Custer yerli kabilesinden bir kıza aşıktı, birlikte olmuşlardı, Yerli törelerine göre evli sayılıyorlardı. Ganimetçi yerliler savaşın sonunda ölü askerlere saldırdıklarında bu iki kadın müdahale etmişler ve cesedi korumuşlardı.
Holivutta hikayeler bitmezdi….
1967 Senesinde bile ‘Custer harekatı’ Amerikalı tarihçiler tarafından hararetle tartışılıyordu, o güne kadar korkaklıkla suçlanan yardımcı subayı, o yıl, aklanmış ve askeri mezarlığa törenle defn edilmişti.
Haftaya; Westernlere devam….