Yaşam ve Tercihler

Yaşam ve Tercihler

10 Ağustos 2018 - 13:12

Ailemin ;Oğlum yaz şuradan iki yıllık muhasebe, Dedenden beri kurulu düzen, okul bitince gelir oturursun başına Muhasebe dükkanının demesinin üzerinden tam 21 yıl geçti...

Evet tam da Üniversite tercihleri yaklaşırken bende çorbada azıcık tuzum olsun istedim ve bu yazıyı yazmaya karar verdim...

Dikkat ! yazı direk kendi hayatım, tercihlerim ve gözlemlerimle ilgilidir...

Babamla Metin Nuran Çakallıklı Okuluna doğru gidiyorduk, sınava sadece yarım saat kalmıştı, ben götürücem oğlumu sabah sınava diye erken kalkmış, şöyleydi böyleydi derken vardık sınav yerine, hemen girdim sınava, ilkini kazanamadım ya, ikincisini mutlaka kazanmalıyım...

Kazanamadığım zaman anneme gelen telefonu paralelden kaldırıp dinlemiştim, sizin ki kazanamadı mı bizim ki Ankara Hukuk...Hahahaha üzülme Esincim seneye bir daha dener diyen teyzeyi bir kez daha nasıl haklı çıkarabilirdim,...

ya da ideallerim uğruna hem müzik yapmaya çalışıp yine biraz savsakladığım deneme sınavlarını nasıl haklı çıkarabilirdim....

Onca dersane parası, matematikten aldığım özel ders cabası bir kez daha nasıl boşa gidebilirdi...

Ayrıca o sabah gizlice kalkıp tercihlerimi değiştirdiğimden de kimsenin haberi yoktu, yazıyla yazılmayıp sadece sayıyla kodlandığı için tercihler kimse nereyi tercih ettiğimi anlamıyordu...

Sanırım sınavların en sevdiğim yanı da buydu...

Bu konuda yalancılık yaptığımı düşünmüyorum, illa bir yeri kazanayım diye yapılan yüzdelik dilim hesaplarından çok daha farklıydı yapmak istediklerim, en son Tarık Akan ve Ayşegül Aldinç’in oynadığı Taşların Sırrı dizisi ve okulda kurulan ve koskoca okulda sadece üç kişinin katıldığı arkeoloji klubü bütün düşüncelerimi değiştirmişti...

Uzatmayalım, sınava girdim, Paragraf sorularını bir anda çözdüm, Cümlede anlam , Dil bilgisi muhteşem geçti, ardından felsefe grubu, coğrafya, tarih, inkılap tarihi...Müthiş...Sıra geldi Matematiğe, şıklardan gidilen sorular vardırya hemen onları aradım...bi altı yedi tane yaptım...Kimyadan iki tane, biolojiyi çok severdim ondan da yaptım...İlk çıkan ben oldum sınavdan...

Evet sınav bitti, nasıl geçti nasıl geçti sorularına kendimi psikolojik olarak hazırladım, herkese sadece iyi fena değil diyecektim...

Uzatmayalım, sonuçlar açıklandı, Anadolu Üniversitesi Eskişehir’i kazanmıştım...

Şoktaydım...En çok okumak istediğim şehir ve bölümü kazanmıştım...

Aileme haber verdim...

Ben Klasik Arkeolojiyi kazandım diye...Babam önce kısa bir şok yaşamış sonra okumanın kötüsü olmaz aferin demişti, annem de öyle...

Sonra başladı herkes, e iş imkanı yok ki, aç kalırsın, okuyacaksın da ne olacak, bitirdin diyelim okulu hani iş, en yakınımdan en uzağına herkes karanlık bir tablo çiziyor,

“yav sınavı kazanmışız sevincini yaşayamadan korkusunu yaşamaya başladım...”

Hele ki arkeolojiden uzak insanlar Mezarcı olacaksın ha...

Hele ki muzip dedem, Onur ben de eski bir taş var anlar mısın, ne taşı dede, 37 yıl önce düşürdüm Böbrek taşı şeklindeki esprilerle ortalığı kahkahaya boğuyordu...

Hayır okuyacaktım...

Müzikle kısa süreliğine vedalaştık, gitar çalıp şarkı söylediğim yerlerin sahiplerine Üniversiteyi kazandım diyince en sıcak tepkiyi onlar veriyorlardı...

“Helal olsun çocuğa...”

Kaydı yaptırmaya tek başıma gittim, benden bir yıl önce Eskişehiri kazanan arkadaşlarım bana rehberlik yaptı, sonra babamla gittik, bana eşyalar aldı, arkadaşlarının oğulları ev arkadaşı arıyormuş, direk eve çıkardı beni...

Cebimde anahtar, kendi odam, kendi eşyalarım ve bilmediğim bir şehir...

İlk ders başladı, Hoca içeriye girdi, “Arkadaşlar işsiz kalacaksınız, zor bir yola giriyorsunuz, bu işi açıkta kalmayayım diye yaptıysanız hemen bırakın bu bölümü”

Elim ayağıma dolaştı, ne diyor yahu bu adam dedim, moralim bozuldu, gerçi ne dediğini yıllar sonra anladım ve doğru söylüyordu...

Derken kazılar başladı, kazılara gittim, elimizde kazma kürek işçi gibi çalışıyoruz, toprağın renginin nasıl değiştiğini, eseri askıya nasıl almamız gerektiğini öğrendiğimiz yıllar, kazılar o askeri disiplinin hüküm sürdüğü ancak muhteşem bir dinginliğin, harika anların yaşandığı, mahrumiyet bölgelerinde geçen, gerçek anlamda doğayla, hayatla baş başa kaldığınız paylaşmayı öğrendiğiniz yerler...

Arkeoloji kafamda bambaşka bir pencere açmaya başlaşmıştı...

Gerçi bizim bölüm içerisinde de bir yarış vardı...

Asistan olma yarışı, okulda kalabilme yarışı, yine sınavlar, vizeler, finaller...

Ne yapsın insanlar , işsiz kalmak istemiyor kimse, herkesin kendine göre koyduğu amaçlar var...

Ben bu amaçlardan uzak kalmaya başladım...

Okulu bitirmek için zorunlu olarak girdiğim vize ve finaller dışında başka hiç büyük sınava girmemeye kendime söz vermiştim...

Bir gün Geç Hitit kazısındayız, sorumlu olduğum açmada bir mezar çıktı, Pythos denilen koca küplerin içine koyup gömmüşler ölülerini Hititler...

Alanda bir tek ben kalmışım...

Güneş batıyor...Eskişehir Batıda kalmış ve kazdığımız mezarın içindeki yaşını beş ya da altı olarak düşündüğümüz çocuk iskeletinin üzerine bir ışık vuruyor...

Daldım gittim manzaraya...

Yav dedim çocuk 6 yaşında ama benden nereden baksan en az 3500 yıl daha büyük...

yani bu güneş 3500 yıldır doğuyor, ve 3500 yıl nasıl geçmiş ki benim çocuk dediğim insan,benden en az 3500 yıl daha büyük...

3500 yıl geçmiş, koskoca 3500 yıl derken aklıma kendi hayatım geldi...

O zaman 22 yaşındaydım, dedim ki ömür de işte böyle geçecek, bir anda geçecek, zaman dediğimiz şey illüzyonun ta kendisi ve zamandan daha değerli bir şey yok...

Hakikaten de şimdi 38 yaşındayım, geçen 18 yıla bakınca nasıl çabuk geçmiş demekten kendimi alamıyorum...

Yarının ne olacağını bilmediğim bir zamanda eğer yetmiş yaşına gelirsem de sanırım aynı şeyi söyleyeceğim...

Ne çabuk geçti...

Türkiye’nin bir çok yerinde gittiğim kazılardan sonra, hatta içlerinde üzerimizin perişan hali ve uzayan sakallarımızla o gün oraya mülteci indirildiğinden habersiz, Kazı alanından Kazı evine doğru giderken Jandarma tarafından durdurulup mülteci zannedildiğimiz kazı da vardır, uzun lafın kısası okul bitti...

Antalya’ya döndüm, hatta ben üniversiteyi geç kazandığım gibi bir de geç bitirdim...

Bilmem sadece arkeoloji okumak değil, katıldığım klüpler, sinema tv, müzik eğitimleri, sanat felsefesi, sosyoloji, ben biraz daha okumak istedim sanırım...

Hem çalışıp hem okumak hoşuma gitti...

1,5 yıl geç bitirdim okulu ama Üniversite müthişti, konferanslar, gelen filmler, şenlikler, tanıştığım hocalar, arkadaşlarım ve Eskişehir; biraz daha okumak istedim...

Şimdi soruyorlar Yüksek Lisans yaptınız mı diye, hayır diyorum ben Alçak Lisans mezunuyum, nasıl oluyor o diyorlar...

Valla okulu 1,5 yıl uzatıyorsun, kendince çeşitli araştırmalara giriyorsun, hah tamam şimdi bitireyim dediğinde de bitiriyorsun, işte o Alçak Lisans oluyor diyorum da hepimiz gülüyoruz...

Uzatmayayım;

Okul bitti...Antalyaya döndüm...

Herkes Diş Hekimi olmuş, Avukat olmuş, Mimar olmuş, Birisi bir bankada bir şey sorumlusu bir diğeri Beş yıldızlı otellerin bir şey müdürü, Doktorlar, mühendisler, dolu çevremde...

Muayeneheneler, bürolar...Koca koca tabelalar...

Yav dedim ben de mi açsam bir yer,yazarım Arkeolog Onur Nugay diye...

Yok dedim deli derler, definecilerden önümüzü alamayız...

İş yok...

Hadi bakalım, doğru askere...

Askerde Orduevine seçildik, Gelibolu Subay ordu evi...

Müzisyenlik yaptım 6 ay çok güzel günlerdi, çabucak geçiverdi...

Döndüm yine Antalyaya, müzisyen asker arkadaşlarım İstanbul’a arada iş var diyorlar, gidiyorum bunun dışında iş yok..

Evde herkes suratıma bakıyor, babam muhasebeye bir yandan devam ediyor, biz sana demedik mi tarzında bir ifade, sabah kahvaltılarında sessizlik, e artık sen de bir iş baksan...

Yeniden müzik, yeniden şarkılar...

Bir yandan ben bunun için mi okudum derken, her yere başvurduğum, Koruma Kurulu Müdürlerine, Müze müdürlerine tek başıma gidip, ben okulu bitirdim burada çalışmak istiyorum dediğimde yav sen deli misin öyle girilmiyor buraya diye aldığım cevaplar...

Dedim Turizm bölgesinde yaşıyoruz, en azından bir süre Turizmle uğraşayım...

Rahmetli Yaşar Sobutay amcaya gittim cv le...

Oğlum dedi seni şimdi işe aldırırım ,bu Cv ye yazık olur...

Sen ideallerinden vazgeçme...

Side Belediyesine başvurum, Belediyenin bir sabah beni araması...Gel seni festival komitesinde değerlendireceğiz demeleriyle Sideyle tanışmam, 1 ay süren Festival...

Otobüs duraklarına Bir Meclis Üyesinin arabalara meraklı yeğeniyle, Festival Afişleri asmamız, o arabayı kullanıyordu ben afiş asıyordum...

Bu arada Araba kullanmayı bilmiyordum, onu da Side de öğrendim...

Sonrasında Havalimanında alıp, otellere transfer ettiğim sanatçılar...

Hiç unutmam Rus Bale yıldızlarını alacağım bir gün...

İnsanın aklına efsane güzellikte insanlar geliyor...

Hem rus hem de bale yıldızı...

Meğersem yanımdan geçmiş oturmuş grup, ben hala en güzel grubu arıyorum, bir de baktım gelmiş oturmuşlar, yav dedim özür dileriz ben görmemişim...

Böyle geçti gitti festival...

Başkan dedi iyi çalıştın seni belediyeye alacağım, arayacağım seni...

Başkanım dedim aramazsın boşa ümit verme...

Barlara dönüş ve Antalya...

Evde yine bir buhran havası...

Bunun için mi okudum soruları...Anlıyorum ben herşeyi...

Eve geç geliyorum, sabah da geç kalkıyorum...

Bir gün bir telefon...0532 li bir numara...Alo dedim...

Ben dedi filanca filanca ...

Uyuyormusun sen hala dedi...

Kimsiniz ya dedim uyuyorum anlayamadım...

Ben dedi Side Belediye Başkanı kalk hemen Sideye gel dedi...

Gittim aynı gün işe aldılar...Ben de zannediyorum belediyeye girdim...Belediyenin temizlik şirketine aldılar...

Karşımda yazan ünvana bakıyorum Temizlik Görevlisi maaşı 400 lira asgari ücret...

Elime bir kamera bir de fotoğraf makinesi...

Belediyenin çalışmalarını kayıt altına alıyorum...

Bungolow kiraladım kirası 200 lira, 200 de bana kalıyor, yetmiyor, karşıda Tavuk Dönerci var, ayda 150 liralık tavuk döner yiyorum, maaş yatınca kapatıyorum bana 150 liralık daha Tavuk döner yeme hakkı açılıyor...

Sidedeyken gerçekten beni çok sevdiler, kadim dostlarım özellikle Ahmet İngeç ve Metin Caz ‘ı ve bana yaptıkları ağabeyliği bu anlamda unutamam....

Side de çalışırken Müze müdürüyle tanışmam, Side Heykel ve Restorasyon Atölyesini kuran Dietmar Amcayla tanışmam, onun başkandan beni istemesi, Bilgisayar ve fotoğraf makinesi kullanabilen birilerinin atölyede çalışması ve maaşını belediyeden alması...

Sonradan sonraya Antalya Kent Müzesinin açılacağını duymam, buraya başvurmam, işe alınmam...

Tarih vakfında çalışmaya başlamam ve Maaşımın 800 lira olması...

Sideyle ;bu kapı sana her zaman açık şeklinde bir vedalaşma...

Kent Müzesi yılları tam iki sene...

Sonra bir gün yine şükür ile isyan arasında bir duygudayken...

Omzuma uzanan bir el...

Ne oldu Karadenizde gemilerin mi battı...

Nasıl olacak, bu kadar okuduk, gittik geldik, yazdık çizdik nasıl olacak...

Arkadaşlarım evlendi, işleri güçleri, çok yalnızız dostum çok demem...

Ben sadece sevdiğim bir bölümü okumak istedim karşılığı bu kadar zor olmamalıydı...

Cevapları doğru veriyorum ancak sisteme uymuyor hiç bir şey...

Sonrasında Doğu Garajıyla tanışmam, Koruma Amaçlı İmar Planları, Tarihi eser temizlikleri, restorasyon çalışmaları, motorumla kazıya leğen, hortum, mala taşımam...

Herkesin torpille girdiğimi zannetmesiyle yaşadığım bir sürü zan, yeniden işsiz kalma korkuları...

Evet dostlar benden bu kadar....

Konfiçyus ne demiş...

İşini seversen ömür boyu çalışmazsın...

Eğer durum böyleyse

Şimdi arkeoloji yazabilirsiniz...

Unutmayın bu ülkede doktora, mühendise, avukata ne kadar ihtiyaç varsa...

Sosyal Bilimciye de bir o kadar ve daha çok ihtiyaç var...

Karar sizin...

--

Saygılarımla,

Bu haber 171 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Beyin sapındaki tümör patlayan minik Rümeysa yaşam savaşı veriyor!
Beyin sapındaki tümör patlayan minik Rümeysa yaşam savaşı...
Antalya'nın kurban sıkıntısı yok
Antalya'nın kurban sıkıntısı yok