Sevgili Yağmur ağabey(Yağmur Atsız) anlatmıştı; Malum Osmanlı 17. Asırda bile cihan devletiydi, ama gerileme de başlamıştı. O günlerde bir taraftan Cezayir bir taraftan da Polonya bizden himaye istemişler, yani etki sınırlarımız bir tarafta Baltık denizi beri yanda Akdeniz, doğu da ise neredeyse Hazar… Ama Türk yönetim sisteminin tarihsel hastalığı da bir yandan payitahtı içinden yiyip bitiriyor.
Harem ağaları… Onca tecrübeli aklı başında vezir , vali, ulema, ümera dururken padişahların yeni gözdeleri harem ağaları olmuş. Bunlardan birini yalamalık olsun diye Çamlıca tepesine çıkarmışlar maksat bu yarım adam bozuntusu biraz eğlensin ve Allah bilir onu gezdireni terfi falan ettirsin…
Tepeye varınca bizimkisi soluna bakmış, Marmara denizi, sağına bakmış Karadeniz…
‘Maşallah, maşallah Memalik-i Osmaniye bu kadar mı büyük!’ diye secdeye gelmiş. Düşünün o günlerde Akdeniz’den Baltık denizine İstanbul’un sözü geçiyor..
Sonra da kendi kendimize sorar dururuz; ‘koca Osmanlı niye çöktü?’ diye..
Harem ağalarını dinlersen sonu budur… Harem ağaları bu gün epey şekil değiştirdiler ama huy değiştirmediler .. Şimdilerde kılık kıyafet ve yetenekleri farklı da olsa istisnasız her kurumun bünyesinde birer kanserli hücre gibi çoğalıp durmaktalar….
Bu gün artık esamisi pek okunmayan ünlü bir turizmcinin genel müdürlüğünü yapan bir arkadaşım vardı(di’li geçmiş zamanı kasıtlı kullandım, çünkü artık arkadaşım değil!)
Konuşuyoruz, sürekli patronu ile beraber yaptıkları zamparalık hikayelerini anlatıyor, sonunda dayanamadım ; ‘Oğlum’ dedim ‘adamın ya genel müdürü ol ya pezevengi.. ama ikisi bir arada olmaz…’
Lafı nereye getireceğiz diye devam edecektim ama..
Onu da siz anladınız!
Not; Rahatsızlığım nedeni ile Pazartesi gününe yazımı yetiştiremedim hem siz değerli okuyuculardan hem yazı işlerinden özür dilerim.