Sevgili okuyucular, bir süreden beri yazılara ara verdik, çünkü ikinci kitabımın toparlanması söz konusuydu. Kitap toparlandı.
Gelecek ay yayına çıkacak.
Biz bu sütünda Sinema sanatının toplumu nasıl şekillendirdiği konularını işliyoruz, ve haliyle sinemanın Kabesi sayılan Holivut yapımlarını ele alıyor,ve dönemim şartları içinde satır aralarında ne mesajlar veriyor onu anlatmaya çalışıyoruz.
Western sineması, Amerikan yaşam tarzının çatır-çatır dünyanın geri kalan kesimlerine anlatıldığı bir sinema türüdür ve çok da başarılı olmuştur. Western sinemasının izlenirliğine, basın diliyle tirajına yaklaşan bir başka örnek yoktur. Bu gün dünyanın dört bir yanına gidip ABD nin bir önce ki başkanı kimdi deseniz cevap alamayabilirsiniz, alsanız da doğru olmayabilir, doğru cevap da alsanız esaslı bir düşünme sürecinden sonra gecikmeli alırsınız.
Ama,
‘John Wayne kim?’ diye sorun herkesin bir cevabı vardır.
Amerikan sinemasının pek bir beğenilen harika yönetmenlerinden birisi de John Ford adlı bir beyzadeydi.
Western filmlerinin büyük rejisörü, John Wayne’in yakın dostu, kankası… Birbilerinin nikah şahidi olacak kadar samimiler. İşte bu ikilinin ilk tanışmaları pek bir hadiseli olmuştu ve aralarında hır çıkmıştı.O günlerde Ford bir savaş filmi çekiyordu , Wayne ise baş aktördü, ama aktörümüz savaşa katılmamıştı. Ford, bu adamın sırf rol keserek bir savaş kahramanı olmasını bir türlü hazm edemiyordu. Wayne’i alabildiğine hor görmüştü. Sürekli azarlayıp duruyordu.
Ama derler ya, nefret ile başlayan dostlukların tadı bir başkadır diye..
Bu ikili 1948 senesinde bir western filmi yapmak için bir araya gelmişlerdi. Filmin senaryosunda satır aralarına saklanmış ne mesajlar vardı.
Meraklandınız mı? Hadi devam edelim o halde. Önce 1948 nasıl bir yıldı ona bakalım;
İkinci Dünya Savaşı biteli üç yıl olmuştu, savaş suçları mahkemeleri harıl-harıl idam sehpalarını çaktırmakla meşgüldu. İsrail devleti kurulmak üzereydi ve bölgede ki Araplar isyanlardaydı, bu Arap ülkelerinin tamamı Batıya biat etmiş köhne krallıklardan ibaretti, ve şimdi İsrail devletinin kurulması ile aldatılmaış metres görünütsündeydiler. Ciyak-ciyak bağrışıyorlardı…
Hindistan ikiye bölünmüştü Pakistan diye bir başka devlet daha vardı ortalarda. Üstelik Hindu yobazları ile Müslüman yobazlar birbirilerinin kanında boğulmak üzereydiler. Hindistan da barışın yegane umudu Mahatma Gandhi ise suikast sonucu ölüdürülecekti.
Avrupa savaş yaralarını ağır-ağır sarıyordu. Trumann, Marshall yardım planını devreye sokmuştu. İtalya da seçimlerde Komünistler iktidara yürüyüşü başlatmışlardı. CIA ve Vatikan bir yerlerini yırtıyorlardı ama görünüşe bakılırsa Komünist İtalya hiç de uzak bir ihtimal değildi. İkiye bölünen Almanya’nın batısı yeni para birimi ile Doğusunda ki kardeşinin icabına bakmayı planlıyordu. Sovyet Rusya en sert şekilde karşılık vermiş ve ve Berlin şehrini ablukaya almıştı. Amerikan ve İngiliz siyasetçiler çaresiz tekrar generalerin eline bakar hale gelmişlerdi. Derken , Çekoslovakya hükümetinin liberal görüşleri ile tanınan Dış işleri bakanı Jan Masarik pencerden düşmüştü. Daha doğrusu Sovyet kaynakları öyle diyordu, sokakta ki Çek vatandaşı dalgasını geçiyordu;
‘Masarik o kadar düzenliydi ki düştükten sonra pencereyi kapatmayı da ihmal etmemişti.’
Uzak Doğuda Komünist Mao ayrı bir dertti. Uzak Doğu da ve Afrika da ki eski koloniler bağımsızlık savaşları başlatmışlard, Üstelik bu sefer Moskova arkalarındaydı…
Ve Amerikan halkı ve kongresi ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak bütçe eklemelerini yapmamakta ısrar ediyorlardı.
Meclislere rağmen bir şey yapılamazdı… ama halk ikna edilebilirdi. Şöyle, Amerikan ordusunun asil geleneklerini fona koyan bir sinema çekilse iyi olur muydu…
Olurdu tabii…