Önce ki yazı dizimizi birkaç tespit ile kapatıp, yeni yazımıza geçeceğiz.
Yo , hayır, ben SİAD yazı dizisi ile bir beklenti içinde değilim, hiç olmadım. Kimseyi de kırmak istemedim. Ben yalnızca kendi tecrübelerimi anlattım. Birkaç ay önce yeni kurulan bir SİAD’ ın genç başkanı ile derneğin oluşumu hakkında bir iki sohbetimiz olmuştu . Bu başkan bana ‘ hocam çok faydalandık, müsaade ederseniz bunun bir karşılığı olsun ‘ dedi. Ben de gereği yok falan dedim.. Sonuçta o zaman ısrarla kitabınızı alalım öyle bir katkımız olsuna geldi .. ama benim ‘Son iyi savaş’ kitabım artık bitmişti.. Konuya zaman-zaman geri döneceğiz haberiniz olsun…
Ama bu gün konu başka: Türkiye kendi efsanesi içinde boğulmaya meraklı ülkelerin başında geliyor, bir bakmışsınız ‘Bizden adam olmaz’ ile ‘Bize kimse meydan okuyamaz’ arasında gidip geliyoruz.
Peki biz dünya da nasıl algılanıyoruz? Bu sorunun en pratik cevabını gelin Sinema sanatın da arayalım, yani insanları burnundan tutup oynatan Holivut bizi nasıl görüyor ve nasıl gösteriyor…
Amerikan sinemasının en önemli ve etkili 100 yapımından biri olarak anılan ve hala saygı gören ‘Arabistanlı Lawrence’ bir başlangıç olabilir.
Film 1962 de çekilmiş şu meşhur Lawrence hikayesini anlatıyor ve de bize epey giydiriyor, nedense film o yıllarda bizde yasaklanmıştı. Her şeyi yasaklayıp başımızı kuma gömmenin bedelini daha uzun zaman ödeyecek gibiyiz, neden o günlerde Cumhuriyet aristokratları bir karşı çalışma yaparak meseleyi hem dünya kamu oyuna hem de bizim millete anlatmadılar, orası hala bir muamma..
Filmi seyir edenler bilecek; en berbat sahne sözüm ona ‘Türk beyi’ diye tanıtılan subayın Lawrence’e tecavüz sahnesi.. Oysa İngiliz tarihçilerin kendileri açıkladı ki Lawrence bir mazoşist idi, tecavüz falan olmamıştı.. olduğu iddia edilen Derra şehrine arkadaş hiç gitmemişti, üstelik bizimkisi, bilinen İngiliz kaynaklarına göre eş cinsel eğilimlere ilgisi olan bir adam değildi, tipik bir kadın avcısıydı ve hovardanın önde gideniydi. Bu rolü oynayan Jose Ferer için bir iki söz söylemek lazım.. adam Hispanik kökenli bir Amerikalıydı. Toplam beş dakika bile sürmemişti tüm rolü.. ama buna karşılık 1960 ların parası ile 25 bin dolar ve el yapımı bir Porsche almıştı. Yıllar sonra haliyle’ bu benim en etkili rolüm olmuştu’ diyecekti. Gençler için hatırlatalım bu günlerin ünlü aktörü George Clooney’in amcası olur kendileri…
Film yanlışlıklarla doluydu; bir kere aktör Peter O’toole gerçek Lawrence den 25 cm kadar daha uzun , ve hayli yakışıklı bir adamdı. Aktörlüğünden çok eş cinselliği ile ünlü İngiliz aktör Noel Coward filmi seyir ettikten sonra O’toole takılarak ‘Tatlım, biraz daha güzel çıksaymışsın, Arabistanlı Lawrence yerine, Arabistanlı Florence olurmuşsun’ diye takılmıştı.
Lawrence rolü Marlon Brando’ya ve AlbertFinneye’e teklif edilmişti.. keza eşcinsel oldukları açıkça bilinen Antony Perkins ve Montgomery Cliff e de teklif edilmişti. ( Holivut malum alışkanlığı içinde madem filmde eşcinsel bir arkadaşı konu edecek, gerçeğe yakın olsun gişeler dolsun demişti )
Bu film önemli ölçüde Ürdün de çekilmişti, o günlerde kral Hüseyin sıkça sete gelir dururdu, tüm ordusunu prodüksiyon ekibinin emrine vermişti.. kralın bu ilgisi sonradan belli olmuştu, çekim ekibinde ki sarışın zarif bir kadına vurgundu, onunla da evlenecekti Toni Gardener isminde ki bu kadın Ürdün tarihinde en sevilen kraliçe olarak anılacaktı, evlendikten sonra ismini Prenses Mine olarak değiştirmişti.(Bu gün ki kral Abdullah’ın annesi olur) Ne var ki film bittikten sonra tüm Arap dünyası filmin gösterimini yasaklamıştı. (Nasır idaresinde ki Mısır hariç..) Araplar filme ki görüntülerinden rahatsız olmuşlardı, yok canım onlar bu kadar da çirkin ve vahşi olamazlardı.
Özellikle yağmacı olarak gösterilmelerinden hiç hoşnut değillerdi..
Oysa Prens Faysal’ı oynayan aktör Alec Guinnes rolüyle o kadar bütünleşmişti ki görenler onu gerçekten de Prens sanarak saygıda kusur etmiyorlardı.
Kimse bize ‘hoop, alo, siz ne dersiniz ‘ diye sormamıştı bile. Bizim Cumhuriyet aristokratları filmi seyir etmiş ve başlarını derhal kuma sokmuşlardı. ‘Ahali görmesin’ hükmü verilmişti.
Türk insanı o insafsız Arap çöllerinde kanını akıtıp durmuş, olmadık fedakarlıklar içinde binlerce evladını mezarını bile bilmedikleri topraklara yok pahasına gömmüştü. Ama filmi çeken ekibin içme-kullanma suyu bile 200 km yi aşan mesafeden özel kamyonlarla taşınıyordu.
Haftaya; Peki bunlardan bize ne diyenlere…