Holivut Japonya gerçeğini ta 1930 lar dan beri ağırdan, ağırdan işlemeye başlamıştı. James Gagney adlı oyuncunun canlandırdığı dedektif karakteri meşhur ‘Tanaka belgesini’ ele almıştı. İlk kez Amerikan kamu oyuna bu kadar açık seçik anlatılıyordu ki bu Japonların önce Uzak Doğu sonra da tüm dünya egemenliği gibi bir hevesleri vardı.
Pearl Harbor baskınından sonra ilk çekilen savaş filmlerinden biri Gary Grant adlı sempatik aktörün oynadığı ‘Destination Tokıo’ idi, =Hedef Tokyo.
Konusu sözüm ona Japonlara karşı bir taarruzu gerçekleştirecek olan Amerikan ordusu Tokyo körfezine bir denizaltı gönderir, amaç şehirde ki savunma tesislerini belirlemek ve buna göre de şehri bombardıman edecek uçaklara sağlıklı bir bilgi akışı sağlamaktır. (Bombardıman gerçekten 1942 Nisan ayında yapıldı, 16 adet orta menzilli Amerikan uçağı üç-beş bomba atıp savuşmuştu, verilen zarar hiç de önemli bir zarar değildi, ama Amerikan halkı sevinçten havalara uçmuştu.)
Film de hiçbir şey gerçek değildi, çekim yılı 1943 olduğundan denizaltının iç dekoru bile sahteydi, savaş hala sürüyordu ve gerçek bir denizaltı seti yapılamazdı.
Film de üç vurucu nokta vardı bunlardan ilkinde, bir Japon uçağı denizaltıya saldırır ve bomba atar bomba isabet eder ama patlamaz, tehlikeli bir noktada sıkışmış kalmıştır, kahraman kaptan ve sıska bir denizci bombayı etkisiz hale getirir. Holivut bu tür sahnelerde o günlerde bile ustadır. Sonunda tetiği sökülmüş bombayı eline alan komutan elinde ki ölümcül şeye bakar ve ‘işte, savaşa girmemize mani olan, tüccar politikacıların bir marifeti daha…’ der ve bombayı suya atar.
Ne demek anlatalım, yani filmin senaryosunu yazanlar kime giydirdiler?
1940 senesinin ortasında Avrupa savaşı kızışmış, Fransa düşmüştü. Alman ve İtalyanlar tüm kıtaya hakim hale gelmişti. Japonlar Uzak Doğuda harıl, harıl askeri yığınaklarını büyütüyorlardı. Orta da tek direnen İngiltere idi onun da günleri sayılıydı. (bu yorum ABD nin Londra büyükelçisine aitti, ünlü başkan JF Kennedy’nin babası olur kendileri..)
Amerikalı bir grup iş adamı geçinen dangalak siyasi,’ Avrupa isterse batsın, biz her kese silah falan satalım, işimize bakalım, paracıkları stoklayalım, ‘ diye bir takım zırva düşünceler içindeydiler.
Düşündükleri tek şey kendi tatlı karlarıydı… Ama FD Roosevelt başka şeyler düşünüyordu, Amerikalıların buzdolabı, sakız satması yetmezdi, daha fala para edecek şeyler gerekiyordu, tank gibi, uçak gibi, savaş gemisi gibi, ve bunları satacak dünya piyasalarına gerek vardı. Üstelik Amerikan halkına iş bulmalıydı, ve onların da tüketime katılması sağlanmalıydı. Japon – Alman ittifakı dünyaya egemen olursa bir de Ruslar da onlara katılırsa Amerikan sanayii kelimenin tam anlamıyla ‘Babayı bulurdu!’ Hitler’in elinde ki bir Avrupa’nın üretim gücü Amerika’ya yetişebilir daha beteri geçebilirdi. Japonya eğer Uzak doğuda egemen olursa ‘beyaz adamın’ işi biterdi. Bağımsızlık rüyası çok seri yayılan bir virüstü. Kontrol edilemezse sonuçları Batı dünyası açısından ölümcül olabilirdi.
Gary Grant elinde ki bu bombayı suya atarken ettiği lafla, Amerikan hakına hiçbir siyasinin veremeyeceği kadar etkili mesaj vermişti. (Türkçe versiyonunda bunu ‘İçimizde ki Danimarkalılar’ diye okuyabilirsiniz.)
Sırada öbür mesajlar var ama yerimiz bitti.. Haftaya devam ederiz.