Geçen hafta Kırım ile ilgili bir filmin hikayesini anlatmıştık, bu hafta sırada Rusya var…
‘Rusya’dan sevgilerle’ James Bond serisinin ikincisiydi. ‘Dr. No’ olan birincisi çok iyi gişe yapmıştı. Yapımcılar devam kararı almışlardı, şimdi iş yeni bir hikaye ve mekan bulmaktı. Ian Flemming yeterince roman yazmıştı, bir tanesi epey ilginçti. Hem hikaye hem mekan sorunu çözülmüştü.
Filmin yapımı uzun sürmüştü üstelik bütçe de aşılmıştı.. sinema salonlarından gelecek haberler heyecanla bekleniyordu, acaba ‘Dr. No’ gibi başarılı olacak mıydı?
Filmin bir kısmı İstanbul da geçiyordu, o günlerin Şişli ve Sirkeci garı, ayrıca henüz içine edilmemiş Boğaz manzarası fonu süsleyecekti, biraz Aya Sofya, biraz Yere batan sarnıcı aksiyon sahnelerinde epey işe yaramıştı. Kapalı çarşının Nuru Osmaniye girişi ve o günkü adıyla Yeşilköy hava alanı da ihmal edilmemişti. (Hatta Sirkeci garı filmin ilerleyen sahnelerinde bir kez daha ama bu sefer Belgrad garı olarak arzı endam edecekti)
İyi, güzel de filmde Türk aktör veya aktris yer alacak mıydı? Çünkü romana göre adamımız Bond, bir Türk istihbarat görevlisi (Dark Kerim bey) ile birlikte kötülerin hakkından geliyordu. Hani küçük bir ‘konuşan rol’ falan, hayır hiç biri yoktu.. Jenerikte ne teknik ekipte ne oyuncu kadrosun da Türk adı bile yoktu, Aliza Gur adlı bir kızcık vardı ama o da İsrail vatandaşıydı.
Türk istihbarat görevlisi için seçilen aktör Meksikalıydı, tam olarak Amerikan vatandaşıydı ama Meksika kökenliydi, kovboy filmlerinden aşina biriydi, ünlü yönetmen John Ford’un gözdelerindendi. Zaten o tavsiye etmişti. Bu adam ve canlandırdığı karakter Batı sinemasının Türklere bakışı ile ilginç ip uçları veriyordu.
Bir kere arkadaş sıkı bir hovardaydı, iyi de içiyordu, yasemin ağacından yapılmış bir ağızlık kullanarak sigarasını tüttürüyordu. Resmi görevliydi ama bize mi çalışıyordu yoksa İngilizlere mi o pek belli değildi. Üstelik etrafı yalnızca kendi oğulları ile doluydu, Bond’u hava alanından alan şoför, Kapalı çarşı da ki halıcı dükkanında çalışanlar, ve resmi kıyafetli polisler hepsi adamın oğluydu.
Yani demeye getiriyorlardı ki; bu Türkler akrabalarından başka kimseye güvenmez!! Adamın iyisi kötüsü umurlarında değildir, yeter ki kendi kanından olsun… (E, bizim ünlü ata sözümüz değil mi ki; işe adam değil, adama iş diyen)
Yalnız bu kadar çok oğlunun olabilmesi için ne vakit, vakit bulmuştu orası pek belli değildi, hani havalı, hoş ve boş bir metres ortalıkta salınıyordu ama adam sanki memleketin anasını ezberlemiş gibiydi.
Türkiye de o günlerde çekilen filmler ahaliden pek bir ilgi görüyordu, özellikle Sirkeci garında çekilmesi icap edilen sahneler kalabalık yüzünden ilerleyemiyordu. Rejisör bir çare düşünmüştü, dublörlerden birini karşıda ki apartmanın balkonuna yollamış ve orada birkaç akrobasi yapmasını istemişti. Bizim ahali anında balkona takılmış ve film bu sayede çekilebilmişti.
Film de ki İstanbul sahneleri ‘Şark trenin’ seferi ile bitiyordu. (O günlerde Orient Ekspres diye bilinen bu trenin Avrupa rotası çoktandır değişmişti, ilk rota İstanbul-Bükreş-Budapeşte-Viyana-Münih Strasburg-Paris idi sonraları hat güneye kaymış ve Sofya-Belgrad-Venedik, Milano, Lozan-Paris olmuştu, Belgrad sahnesi bu yüzden eklenmişti)
Filmin aldığı belli başlı kritiklerden biri de zaten bu tren ve hizmetlerine dönüktü;
Efendim, tren lokantasında garson soruyor ’ne içersiniz?’ diye bizimkilerde ‘Chianti’ diye bir İtalyan şarabı sipariş ediyorlar, efendim garson da tekrar soruyor ‘beyaz mı-kırmızı mı’ Kritikler demekteydi ki Orient ekspres gibi lüks bir trende garson bilmez mi ki ‘Chianti’ denilince yalnızca ‘kırmızı şarap’ anlaşılır…
Haftaya devam edeceğiz..