‘Custer, g.tün tekiydi siz değilsiniz!’ Diyordu, Amerikan sinemasının sert aktörü, Sam Elliot, Avustralyalı meslektaşı Mel Gibson’a ‘Bir zamanlar askerdik’ filminin bir sahnesinde…
Western tarihinin en çok tartışılan, övülen, yerilen, aktörü Armstrong Custer, gerçekte kimdi?
O dönemde onun kadar fotoğrafı çok çekilen bir başka subay yoktu, sonraları ise dönemin ünlü askerleri arasında en çok onun hakkında araştırma yapılacaktı.
Aile ,ta 1690 ların başında İngilizlerin özel izniyle bu gün Almanya dediğimiz ülkenin Ren kıyılarından taşınmış yeni dünyaya göçmüşlerdi, aile soyadları ‘Kuster’ idi.
‘Esas oğlan’ 1839 da soğuk bir Aralık günü dünyaya gelmişti Babası onun kilise de bir görev almasını istiyordu bu yüzden de küçüğü George Armstrong diye adlandıracaktı.
Mişigan eyaletinin Monroe diye bilinen bir yerinde çocukluluğunu geçirecek sonra geçim belasından askerlik mesleğini seçecekti. ‘Çizmeleri ayaklarında öldüler’ filminde Custer, zengin bir aile çocuğu olarak tasvir ediliyordu. West Point akademisine bir sürü köpeği(zenginlik işareti) ve cafcafalı üniforması ile saltanatlı bir giriş yapıyordu, oysa gerçekte Custer beş parasızdı, ve bursla okumak zorunda kalmıştı.Dersleri iyi değildi, ama hakkını vermek gerekirse at üstünde harikalar yaratıyordu, eskrim de kimse onunla baş edemiyordu, gel gör ki geometri, strateji, yabancı diller dedin mi adamımız nal topluyordu. İç savaş çıkıp da okulun son sınıf öğrencilerini alelacele terfi ettirerek cepheye yollamasalar yinede adam olacağı yoktu.
Ama iç savaş Custer’ın hayatını değiştirecekti. Amerikan ordusunun en yetenekli generallerinin gözüne girmeyi becermişti, çünkü kendisi de gözünü budaktan sakınmazdı. Süvari sınıfının en parlak subaylarından biriydi, her taarruz da askerin bizzat başındaydı. Ve daha 23 yaşında bir yüzbaşıyken onu generallik yıldızlarına taşıyan da işte bu pervasızlığı olacaktı. Ne var ki general rütbesinin imtiyazlarını yaşayan Custer, düşünmüştü ki bu imtiyazlar hayatının geri kalan kısmında da onunla beraber yaşayacaktı.
Oysa orası Amerikaydı….
İç savaşın akışı içinde pek çok başarılı başarısız harekata katılmıştı, romantikti, orta çağ şövalyeleri gibi savaşıyordu, elinden kılıç düşmüyordu… bir seferinde büyük bir süvari taarruzundan önce düşmanın ateş menziline kadar atını sürmüş ve şapkasını çıkararak 18. Asır reveranslarından birini atıyla birlikte yapmıştı. Biraz sonra birbirlerinin kanını içecek Güneyli ve Kuzeyli süvariler deliler gibi alkışlamışlardı adamı…
Ahh nasıl seviyordu bunu…..
İç savaş yaklaşık beş yıl sürmüştü, cepheden cepheye koşmuştu Custer, her yerde gerek kendi askerleri ve hatta gerekse de düşman askerleri tarafından ‘hurralar’ ile karşılanıyordu. Siviller ona hayrandı, içki ısmarlıyorlar, pahalı purolar ikram ediyorlardı. Sevdiği kızı bile bu yaldızlı günler sayesinde kapmıştı .(Karısının babası ‘benim nefesi kokan bir subaya verecek kızım yok!’ diyordu, ne zaman Custer’ı pırıl-pırıl ‘paşa’ üniformaları içinde görmüştü hemen razı gelivermişti)
Ama savaş günün birinde bitmişti… General Custer’a kala, kala janjanlı üniforması kalmıştı. Generallik imtiyazları uçup gitmişti. Ordu, ona isterse yarbay olarak devam edebileceğini söylemişti.
O ara Meksika da ki Juaristalar tecrübeli subay arayışı içindeydiler. İç savaşın bu ünlü subayına ‘Gel bizim esmer oğlanları asker gibi yetiştir, al sana senede 10 bin Dolar’ demişlerdi, O günler için bu bir servetti…
İyi, neden olmasındı, ordudan bir senelik ücretsiz izin alabilir miydi? Hiç sorun olmazdı.
Başkan Grant zaten ondan oldum olası hoşlanmazdı bassın gitsindi Meksika’ya.. Ama karısı hayır diyordu ve Custer kadını çok umursuyordu, hayır düpedüz seviyordu…
Amerikan kırsalın da Allahın bile unuttuğu bir garnizona tayin edildiğinde de hiç pişman olmayacaktı ..
Karısı onu tüm görev yerlerinde hiç yüksünmeden takip etmişti, Libbie Custer’ın çocukluğu ve genç kızlığı bolluk içinde geçmişti, yani aslında lüks içinde yaşayan bir kadındı.
Ama kocasının kaderini kendi şansına ortak etmeyi bilen çok az sayıda ki kadından biriydi o…
Armstrong Custer, eski şaşaalı günlerini özlüyordu, ‘Kara tepeler’ diye bilinen bir bölgede altın bulduğunu sanmıştı. Ordudan ayrılıp altın mı arasaydı Amerika da ya paran olacaktı, ya namın… Oysa tepelerde altın falan yoktu, ama altına hücum başlamıştı bir kere ‘Kara tepeler’ Kızıl derili topraklarıydı, kimsenin de taktığı yoktu, karşılıklı katliamlar başlamıştı. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu.
Amerikan tarihinin ‘Kızılderili savaşları’ diye bilinen kısmının en kanlı ve vahşi günleri başlamak üzereydi.
Devamı; haftaya..