Amerikan sineması 1950 lerde Japonlara hala sert duruyordu, Japon garibimlerin o tarihte bir orduları bile yoktu, deniz ve hava kuvvetleri hak getireydi. Kore savaşı dengeleri yerinden oynatmıştı. Allah’ın bir sürü Kuzey Kore köylüsü Amerikan askerlerini ta denize kadar kovalamışlardı. Japonya , şimdi önemli bir ortak gibiydi ama Amerikalı yurttaşlar bir Koreliyi bir Japon’dan ayırmasını bilmezlerdi ki onlara göre bu Uzak Doğuluların hepsi , çekik gözlü tiplerdi…
Holivut dengeyi korumak zorundaydı. Demokrat Holivut ile Cumhuriyetçi Holivut farklı sinemalar yapmaya devam edeceklerdi. John Wayne Cumhuriyetçi sağ politikaların inançlı bir fedaisiydi, Homoları sevmez, dostlarını umursamaz kovboy filmlerinin vaz geçilmez sert- kodu mu oturtan tipiydi. Zencileri adet yerini bulsun diye kabul eder, ama Yahudileri ve Komünistlerden ölümüne nefret ederdi. Ha bir de ‘homolardan’ uzak dururdu. İkinci dünya savaşında askerlik yapmış falan da değildi, ama devir onun devriydi.. film üstüne film yapacaktı.
Bunlardan bir tanesi ‘Bataan’a dönüş’ idi ,1945 senesinde çekilmişti. Film çekilirken senaryo savaşın gidişatına göre her gün değişiyordu.
1945 senesi henüz Stalin denen Gürcü’nün ne kadar bela bir herif olduğu belli olmamıştı. Avrupa ve Uzak Doğu da ki pek çok ülkede Komünizm iktidar dansına başlamıştı. Durum ortadaydı, ABD böyle bir gelişmeye izin vermezdi.
Film de vurucu birkaç sahne vardı bunların her birinde Filipinlilerin ne kadar ‘milliyetçi’ oldukları vurgulanıyordu. Tabii Amerikalıların da ne kadar demokrasi sevdalısı oldukları. Ve tabii ki Japonların da ne kadar yoz ve yobaz birer Faşist oldukları….
İlk vuruş noktası İlk okul çağında ki Filipinli veletlere sorulan soru da saklıydı; Filipin adalarına İspanyol istilacıların ne getirdiği idi onlar yalnızca ‘kutsal ruh, kilise ‘ falan getirmişti.
Amerikalılar ne getirmişti sorusuna çocuklar büyük bir canlılık içinde ard arda sayıyordu;
Kola,
sakız,
swıng müziği….
Okulun müdürü kalkıp onları ciddi bir şeklide uyarıyor ve Amerikan işgalcilerinin ‘İnsan hakları, bireysel özgürlükler ve demokrasi’ getirdiğini ekliyordu.
Sonra sınıfın kapısı hoyrat bir biçimde açılıyor ve içeri Japon askerleri giriyordu. Arkadaşlar tüm okul öğrencilerini dışarı çıkartıyor ve bahçede asılı Amerikan bayrağının altında topluyordu.
Japonlar, adalara özgürlüğünü geri verecekti, beyaz müstevliler artık kovulmuştu, Japonlar ve Filipinliler kuzen sayılırdı. (Filipinliler biraz daha küçük kuzen!)
Eh artık okulun müdürüne de o Amerikan bayrağını indirmek düşerdi, ama adam ‘olmaz’ diyordu.
Japon subay yanına yaklaşıp ‘ya o bayrağı indirirsin, ya da onun yerine seni sallandırırım!’ demişti.
Okul müdürü şimdi ne yapsındı?
Merak edenlere: Okul müdürü ve Amerikan bayrağının macerası, ama haftaya.