Bugün Antalya’da tam anlamıyla baharı yaşamaya başlayabiliriz……
Umudum bu yönde…
Cumartesi sabahı hava aydınlanmaya başlayıncaya kadar çok güzel tam anlamıyla bir Nisan yağmuru keyfini yaşadık…
Hafta ortasındaki yağışlı ve zarar veren havaya benzemiyordu…
Yani keyifliydi…
Pazartesi sendromunu yaşıyoruz…
Buna bir de bahar yorgunluğunu eklersek, varın gerisini siz düşünün…
Şimdi eğri oturup, doğru konuşmak gerekirse, bu kış sıkı geçti…
Fırtına vardı…
Aşırı yağış vardı…
Soğuk ise eh işte!...
Kuraklık çektiğimizi söyleyemeyiz…
**
Bir zamanlar halk kuraklıktan çok çekmiş, yağmur duasına çıkmışlar. Kasabadan geçen Bektaşi hallerine acımış:
"İki damla yağmur için bu kadar feryat figan edilir mi?"
Halk kızınca, Bektaşi müjdeyi vermiş:
"Ben şimdi bir dua edeyim, bakın yağmur nasıl yağıyor!"
Gömleğini çıkarmış, bir leğen su istemiş, gömleğini yıkayıp kurusun diye bir çalının üzerine asmış...
Allah'ın hikmeti, biraz sonra hava kararmış. Gök gürültüsü, arkadan yağmur boşanmış...
Hemen Bektaşi'ye koşup eline sarılmışlar:
"Baba, sen ne mübarek adamsın. Allah, bir duanı iki etmedi!"
Bektaşi bıyık altından gülmüş, yukarıyı işaret etmiş:
"Bugünlerde aramız bozuk, gömleğim kurumasın diye yağmur yağdırdı!"
* * *
HANİ sık sık görüyoruz beş katlı koca apartman durup dururken çöküyor ya!
Acaba o apartmanın önünden bir Bektaşi geçti mi?
Yoksulluktan şikâyet edip "Ya Rabbi, bari canımı al da kurtulayım!" dedi mi?
Diyeceksiniz ki ne ilgisi var?
Öyle demeyin, bir tarihte Bektaşi'yi yoksulluk canından bezdirmiş. Bir binanın önünde dururken ellerini açmış, "Ya Rabbi, bari canımı al!" diye dua etmiş...
Biraz geçmiş, bina çatırdamaya başlamış. Bektaşi can havliyle kaçıp kurtulmuş, sonra ellerini yukarıya açmış:
"Ya Rabbi, işine gelince, duayı nasıl kabul ediyorsun!"
* * *
BEKTAŞİ'nin evinin kapısını çalmışlar, yani söküp götürmüşler. Bektaşi de gitmiş mescidin kapısını söküp evine takmış...
Görenler, "Oldu mu şimdi?" demişler...
Bektaşi, "Bal gibi oldu!" demiş...
"O her şeyi bilir. Benim kapımı kim çaldıysa yakalatsın, kapıyı alsın; kendi evinin, mescidin kapısına taksın!"
Doğru, ama olmuyor, hırsızlar hep Bektaşilerin kapısını götürüyor. Bektaşiler de mescidi kapısız bırakıyor, olan mescidin cemaatine oluyor, dünyanın düzeni bu!
* * *
BEKTAŞİ bir köye varmış, ağaya çıkmış. Ağa cahilin biri, ne dersen başını sallıyor, söyleyecek lafı yok; adını bile doğru dürüst söyleyemiyor.
Bektaşi uçsuz bucaksız tarlaları göstermiş:
"Bunların hepsi senin mi?"
Ağa "He ya!" demiş, başka laf yok!
Bektaşi ellerini açmış, tarlaları göstermiş:
"Ver ver, adını bile söyleyemeyen bu heriflere ver!"
* * *
ZENGİNİN biri, yolda karşılaştığı yoksul Bektaşi'ye beş kuruş vermiş, Bektaşi giderken de arkasından seslenmiş:
"Şimdi sen bu para ile meyhaneye gidersin!"
Bektaşi dönmüş:
"Beş kuruş ile de Hicaz'a gidilmez ya!"
**