Söylem ile eylem birbiriyle çelişmemeli, aksine birbiriyle olabildiğince örtüşüp bütünleşmelidir.
Ancak günümüzde sözleri ile eylemleri bütünleşmeyen kişiler bir hayli çoktur.
Hele siyasette…
Sözgelimi, sık sık erdemden söz edip bu kavramın tersine iş yapanlar vardır çokça.
Ya da emekçileri savunan süslü söylemlerle meydanda cirit atarken şu ya da bu biçimde emek sömürüsü yapanlar…
Hele son zamanlarda bu tipler öylesine çoğaldı ki, söylem-eylem çelişkisi neredeyse sıradanlaştı. “Emek kutsaldır. Emekçinin hakkı, teri soğumadan verilmelidir” diye esip gürleyen, “İktidara geldiğimizde emekçi emeğinin karşılığını alacak” diye haykıran nice siyasetçinin yanında çalıştırdığı elemanların haklarını nasıl istismar ettiğini biliyoruz/görüyoruz…
Kendi mesleğimizden örneklerle somutlaştırayım konuyu.
Mesela, geniş kitlelere hızlı şekilde ulaşmak isteyen siyasetçiler basınla hep yakın temas içerisinde olur. Kimileri bu ilişkiyi sürekli sıcak tutmak ve faaliyetlerinin haber olmasını sağlamak için basın danışmanı bile çalıştırır. Her faaliyeti basında boy boy yer aldığında keyfine diyecek yoktur lakin iş o basın danışmanının ücretini vermeye geldiğinde kırk dereden su getirir. İsmi lazım değil (şimdilik bende kalsın) kısa bir süre danışmanlığını yaptığım bir siyasi partinin il başkanı zatı muhterem, iş para ödemeye gelince, “Canım yaptığın iki parça şey, onu da herkes yapar” demişti umarsızca…
Aynı başkanın hemen her fırsatta dillendirdiği, “Biz iktidara geldiğimizde emekçi hakkını teri soğumadan alacak” mealinden sözleri ironi değil de nedir? Ağzını açan her siyasetçi hele de etrafından yerel basın mensubu varsa, yerel basının demokrasi için ne kadar gerekli olduğundan dem vurur, ‘mutlaka yaşatılmalıdır’ nidalarıyla ahkam kesmeye başlar. Oysa bir gün bile tek bir gazeteye para verip almışlığı yoktur. Ha haklarını teslim edelim, bazıları en azından bir iki gazeteye abone olarak, özel günlerde ufak tefek ilanlar vererek destek olur. Ama ekseriyet, riya dolu söylemleriyle basını ‘kullanma’ peşindedir hep…
Dedim ya, söylem-eylem çelişkisiyle hayatın her alanında karşılaşıyoruz ancak bunu trend haline getirenler siyasetçiler. İstisnalar elbette var fakat geneli bu çizgide siyaset yapıyor maalesef.
Alemi aptal, kendisini uyanık sanan bu siyasetçi türü ne yazık ki son yıllarda giderek artıyor.
Peki siyasetçiler böyle de diğer sektörler, hayatın diğer alanları farklı mı ?
Eşimiz, dostumuz, arkadaşımız dediğimiz yakın çevremizdeki insanlar arasında da söylemiyle eylemi çelişenler yok mu ? Elbette var. Paranoyalarınızı yükseltmiş olmayayım ama kim size ‘seni çok seviyorum’ derse altından bir çapanoğlu çıkıyor. Yüzünüze en çok gülen, emin olun arkanızdan en fazla kuyunuzu kazan oluyor.
Bir zamanlar yakın bir arkadaşım bana, “Ya sen iyisin, hassın ama çok dobrasın. Bu kötü’ mealinden bir uyarıda bulunmuştu. Garipsemiş, “Bunun nesi kötü” diye sormuştum. ‘Dostlarımdan’ ‘beni çok seven’lerden yediğim darbeler sonrasında anlamıştım niye kötü olduğunu…
Değiştim mi, değişemedim. İnsan 7’sinde neyse 70’inde de o. Hala doğru bildiğimden şaşmıyorum, hala darbe üstüne darbe yiyorum ama olsun.
Ne demiş Mevlana Celaleddin’i Rumi; Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Ben bu felsefede yaşamaya devam edeceğim. Ve toplumdaki bu çürümenin bir gün ortadan kalkacağına, yeniden fabrika ayarlarına döneceğine olan umudumu da sürdüreceğim…
Kalın sağlıcakla…
Yorumlar
Kalan Karakter: