Bir sürü kavramı toparlarken dağıtıyoruz ister istemez. Ama aşk konusunda bu tür tanımlamalara kalkışınca işler daha bir sarpa sarıyor. Öyle ki “günümüzde aşk” deyince, gülmek geliyor içimizden. Neden? Galiba yıllar yılı “tek tip” bir aşk düşündüğümüzden. Aşkın mekanını, zamanını, onu yaşayanların sınıfsal özelliklerini hesaba katmadan aşk’ı yücelttiğimizden. Eski Yunan’da aşk, Ortaçağ’da aşk, Haliç kıyısında aşk, Boğaz mehtabında aşk, kotrada aşk, grevde aşk… Bu ilişkiler aynı aşk’ta birleştirilebilir mi? İlişkiyi yaşayanların beklentileri de Aşkı biçimlendirmez mi? Burada, “birey” sorunu giriyor araya.
Toplumumuzda aşk’ta bireyin önemi yok pek. Daha çok etsiz kansız, düşsel, kavramsal bir sevgili söz konusu. O sevgiliye de el sürülmez elbet töbe töbe… Halk hikayelerimizde, divan şiirimizde bu tür ruhlaşmış kişiliklerin “kainatta” birbirinden ayrı kalmış soyut iki parçanın bütünleşmesi ele alınır.
Bakarsınız, seven kalkar, uğruna çöllere düştüğü sevgiliyi karşısında cismiyle görüverdiğinde elinin tersiyle iter:
Gerçi Batı Kaynaklı söylencelerle şövalye romanslarında da aşkın, çoğu kere, birbirinde erime uğruna bir aşkınlığı göğüsleme biçiminde anlaşıldığını görüyoruz. Olgunluk sınavını vermek için aman aman ne sınavlardan geçmek gerekiyor, ne özveriler göstermek! (Burada da Leyla ile m
Mecnun ile Kerem ile Aslı vb. tutkulu ilişkilerini saygıyla ayrı tutmak gerek.) Bu örnekleri şu yüzden sayıyorum: bir ülkede insanlar, yüzyıllar boyunca aşk’ı Tanrı ya varma yolunda çekilmesi gereken bir çile diye yorumlamaya alışagelmişlerse, sevgilinin dokunulabilir olduğu yeni, çağdaş bir topluma ayak uydurmaları güçleşecektir. Engel ortadan kalkmıştır artık.
Aşkta engel ne kadar büyükse, aşk da o kadar büyük oluyordu. Günümüzde “vahdet-i vücut” anlayışı, ekonomik bir boyut kazanıyor yeni engellerle. Fabrikatör delikanlıyla işçi kızın, kolejli kızla otobüs şoförünün aşkları, magazin basınında, filimlerde, fotoromanlarda, çok-satan kitaplarda hala okuyucu, seyirci buluyor. Geleneksel aşk izleğini çağdaş birtakım ayrıntılarla, yöntemlerle ama aynı melodram kalıpları içinde hızla eskitiyor. Verem yerine kanser, kara humma yerine şizofreni, attan düşme yerine uçak kazası. Ne farkeder? Kişiler, birey olmadıktan yalnızca sınıfsal özellikleriyle sivrilen birtakım kuklalar katına indirgendikten sonra?
Üstünde durulmamış bir engel daha var. On dokuzuncu yüzyıl Türk romanlarına baktığımızda, aşk’ın toplumumuzda hep kapalı bir mekanda kaçamak yaşandığını görüyoruz, yalnız o kadar da değil, kapalı bir çevrede, dar bir aile çevresinde.
Diyeceksiniz ki günümüzde pek mi değişti koşullar? Yok canım. Çevrenin kabuğunu zorlamayı gözümüz yemiyor pek. Aşktaki serüven payını yok sayıp güven verici sığınaklar arıyoruz. ( Kimbilir belki de bildiğimiz kötülükleri bilmediklerimize yeğlediğimizden.) Belki de o yüzden aşk’ı yasal ve yasak olarak ikiye bölmeyi seviyoruz hala. Sıfatsız bir aşkı benimsemiyoruz.
Maşeri aşk, kişisel aşka her zaman baskın çıkıyor, toplum yararına, aile yararına belli sevişme kalıpları sürecek kadar küstahlaşıyor. Din baskılarının yanısıra Doğu mazohizmi de bindirmiyor mu? artık aşktan hayır bekleyin. Günümüzde aşk, yeni-çileciliğin en büyük araçlarından biri. Yalnız arabesk şarkıların sözlerine bakmayalım, en tutulan günümüz Amerikan şarkılarından biri de şöyle diyor: “Aşıklar artık sonsuza kadar birlikte kalamıyorsa, sonsuzluk neye yarar?”
Buyurun aşkınızı, yani aşk güvencenizi, hem de ömür boyu. Buyurunuz birlikte baş koyulacak yastığınızı!
İncelik göstermek zaaf sanılmasa, her ilişkinin kendine özgü ve benzersiz incelikleri keşfedilebilirdi azıcık bir çabayla. Bence aşk bir yatırım olmamalı asla: ne siyasal, ne yazınsal. Aşk biticidir, o yüzden üretkendir, hızlıdır mutluluk ve özgürlük kazandırıcıdır. Bir bedeni keşfetmek önemsiz bir keşif mi? İlle de ansiklopedilere geçecek bir keşif mi gerek?
Ne var ki gözümüz doymak bilmiyor. Bu eğilim de kişisel aşkı küçümseyip ortak, ortalamalı cinselliği abartmaya götürüyor bizi, yeni bir bölünmeye, yeni bir çarpıklığa. Her şeyin sarktığı bir toplumda aşkın da sarkması doğal tabii. Hele bir yaştan sonra, saydığı kadınla sevişmeyi doğru bulmayan, seviştiği kadını saymamayı ilke haline getiren erkekler arasında yaşıyorsanız, içinizdeki aşk tohumundan vazgeçmeyi deneyebiliyorsunuz. Çiçekleri suluyor, kedileri doyuruyor, kitap okuyorsunuz. Aşkı çalışmanıza taşıyorsunuz. Biraz kırık-dökük, biraz kısır bir dünyada yaşamayı, ilişkiyi yozlaştırışıyla kişiye dehşet veren, serüvensiz bir dünyada yaşamaya devam ediliyor.
Dünyayla flört ediyorsunuz. “Ki yaşamak, hiç durmaksızın flört etmek değil midir?” Eski aşk tanımının yeni biçimini de tanıyorsunuz.
“Bizi aşktan koru!” diye bağırmıyorsunuz, zaten tek vazgeçemediğiniz, bu umarsız vazgeçemeyiş oluyor yine de. Üç günlük sıkı ve sürekli bir uykunun, onarmayacağı yaraların üçü-beşi aşmadığını biliyorsunuz. (Bir İngiliz, müshil öneriyor aşk sağaltımında.) Canım çok sıkılıyor, “Aşk olsun” diyorsunuz. Allah kimseyi aşksız ve de parasız bırakmasın…
Bu günlük bu kadar…
Hoşça kalın…