Antalya’nın zeytinyağı serüveni esasen Türkiye’den farklı değildir ve bir başarı hikayesi yazmak yerine bir büyük potansiyelin değerlendirilmemesi yönünde ısrarcı bir tutumu ifade etmektedir. Türkiye’nin küresel zeytinyağı üretiminde dünya ikinciliğine yükselerek ana bir güç haline geldiği güncel konjonktürde, Antalya sahip olduğu üretim kapasitesi ve genetik çeşitliliğiyle bu stratejik yükselişin en kritik merkez üslerinden birini teşkil etmektedir. Ancak Antalya’nın zeytinyağı serüveni, doğrusal bir başarı hikayesinden ziyade, henüz tam anlamıyla hayata geçirilememiş bir katma değerin ve atıl kalmış bir potansiyelin hikayesi olarak tanımlanabilir. Sektör, sahip olduğu "sıvı altın" potansiyelini kurumsal bir disiplinle ambalajlı ürün formuna dönüştürme ve mevcut marka değerini oluşturmak noktasında yapısal engellerle karşı karşıyadır.
Şehrin önündeki mevcut durum incelendiğinde derin bir paradokslar silsilesi gözlemlenmektedir. Bir yanda Tavşan Yüreği gibi eşsiz bir genetik miras ve yıllık milyonlarca turistin oluşturduğu devasa bir tüketim havuzu bulunurken, diğer yanda dökme satış stratejisine ve standardizasyondan uzak “yol kenarı ve pazarda satış kültürüne” sıkışmış bir üretim modeli hakimiyetini sürdürmektedir. İtalya gibi küresel aktörlerin, Akdeniz havzasından tedarik ettikleri ham yağı estetik bir şıklık ve yüksek pazarlama araçlarıyla küresel piyasaya prestij ürünü olarak sunduğu bir dünyada, Antalya’nın elindeki bu gastronomik mücevher maalesef düşük marjlı bir emtia olarak değerlendirilmektedir. Bu yapısal sorunun aşılması için akademik temelli bir dönüşüm ve sektörel bir paradigma değişimi kaçınılmazdır.
Bu noktada zeytinyağına bakış açısı radikal bir şekilde değişmeli ve ürün, sıradan bir gıda maddesi olmanın ötesinde adeta bir ilaç, bir sağlık iksiri gibi konumlandırılmalıdır. Yüksek polifenol değerleri ve sağlığa olan kanıtlanmış etkileriyle zeytinyağı, eczane rafı hassasiyetinde bir kalite denetimine tabi tutulmalıdır. Sektörün geleceği için dökme satış stratejisinden acilen uzaklaşılmalı; bu modelin yarattığı anonimleşme ve değer kaybı durdurulmalıdır. Bunun yerine, kendi markasını özgün bir hikaye ile üreten ve sunduğu ürünün kalitesini bilimsel analizlerle garanti altına alan işletmelere yönelik özel teşvik mekanizmaları devreye alınmalıdır. Markalaşma yolundaki butik işletmeler için sadece finansal kaynak değil, aynı zamanda tasarım, pazarlama ve dış ticaret süreçlerini kapsayan kolaylaştırıcı profesyonel danışmanlık destekleri mutlaka ve ivedilikle sağlanmalıdır.
Sektörel darboğazlar incelendiğinde; altyapı yetersizlikleri ve depolama koşullarındaki standart dışı uygulamaların kalitenin sürdürülebilirliğini ne yazık ki imkansız kıldığı görülmektedir. Özellikle uygun muhafaza imkanlarının kısıtlılığı, kaliteli ürünün kısa sürede okside olarak ticari değerini kaybetmesine yol açmaktadır. Bunun yanı sıra kapsamlı bir Coğrafi İşaret stratejisinin eksikliği, Tavşan Yüreği gibi niş ürünlerin jenerik yağlar ile aynı kategoride harcanmasına neden olurken, Lyrboton Kome gibi dünyanın en eski üretim merkezlerinden birinin sunduğu tarihsel derinlik ise marka hikayesine yeterince hatta hiçbir şrkilde entegre edilememektedir.
Sonuç olarak Türkiye ve Antalya için, zeytinyağında katma değeri yükseltmek yönünde önlemler almak gereklidir ve yapılacak ilk işlem olarak dökme satıştan vazgeçmek olmalıdır. Bununla birlikte hemen her üretim bölgesinde görülen beş litrelik plastik bidonlardan, geleneksel motiflerle süslü şık tasarımlı cam şişelere geçmek, ürünü ilaç hassasiyetinde bir "hikaye" ile buluşturarak sunmak ve yerel girişimcileri profesyonel desteklerle güçlendirmek gerekmektedir. . Kısaca doğru bir strateji ile Antalya’nın sıvı altın değerindeki zeytinyağını bir sağlık iksiri olarak iç piyasada ve küresel piyasalarda talep gören markalar haline dönüştürüldüğünde Türkiye hak ettiği saygın konuma yükselecektir.
