Ben köşe yazılarımda genelde yaşanmışlıkları ele alır, o edindiğim tecrübelerimi becerebildiğimce kendi üslubuma göre yazar, kamuoyuna aktarırım.
Kimisi o üslubu severek okur, fikrini beyan eder.
Kimileri pek hoşlanmaz.
Hatta, “Cahil ne olacak” diyenler bile olmuştur da, benim hayatta en büyük çekincemim de, okumuşun cahili olmuştur hep.
Biz pek okuyamadık amma, bu durumun kendimizi en iyi şekilde yetiştirmemiz gerektiğinin gerçeğini de, bilmememiz anlamını çıkartmıyordu.
Şükür ki şükür, tam tamına 37 yıldır sadece ve sadece yazarak, fotoğraf çekerek ekmeğimizi kazandık.
Yetiştirebildiysek 2 Üniversite mezunu evlat yetiştirip, Antalya’nın en merkezi yerinde oturup, 3+1’lik evde koskocaman bir aileyi tek maaşla yıllarca sırtımızda taşıdık.
Sizin anlayacağınız, Gidip, Görüp, Yaşayıp, Bizzat şahitlik ettiğim konuları ele alıp, olayları yazılarımla anlatmayı pek severim.
Bu da bizim yoğurt yiyiş şeklimiz.
12-13 mü desem, 13-14 yıl öncesi miydi ki?
Benim rahmetli kayınpeder eşrafıyla Denizli Karahayıt’a kaplıcaya gitmiştik. Dönüşte hem onlar için gezme hem de benim tarafımın büyüklerini de ziyaret için Muğla, Ortaca, Fethiye tarafından dönüyorduk ki, asıl mesleği kamyon şoförlüğü olan kayınpederim Adil Sürücü’ye, “Baba sen Kaş’ı en son ne zaman gördün” diye sordum.
“Sanırım sen ya apalıyor haldeydin, ya da dünyada yoktun” cevabı vermez mi?
Esprili adamdır hep rahmetli.
Ben de sürdüm arabayı Kalkan üzerinden Kaş’a.
Geze geze gidiyoruz ya, Demre’ye de uğradık, bana bir titreme geldi. Finike’den geçerken Balıkçı Barınağına uğramadan geçmemin imkânı yok. Mutlaka bir çay içerim ama ne mümkün.
Titremelerim ben diyeyim 3 siz deyin 10 kat artmıştı.
Antalya’ya daha 110 kilometrelik yolumuz kalmıştı ama benim gibi yola gitmekten asla çekinmeyen adama bir haller olmuştu, aradaki mesafe gözümde acayip büyüyordu.
Derken zar zor geldik. Kendimi yatağa bir attım 4 gün hiç çıkmadım. Ömrümde ”Hastayım” bahanesiyle günlerimi bırakın, saatlerimi yatarak geçirmiş birisi değildim.
Buna rağmen hala vücudum resmen dökülüyordu.
Doktor Nejat Erdoğan’ın yanında aldım soluğu. Bana bir serum tedavisi yaptırıp, ayağa kaldırmasını istedim kendisinden ama “Yok yok. Benim sendeki şüphem başka “ deyip “Röntgene gideceksin” demez mi?
“Abi yapma etme, ayağa kalktıktan sonra giderim” demelerim fayda etmedi.
“Ayağa anca bu tedavilerle kalkabileceğin kanısındayım” dedi, yazdı röntgeni. Sonuç çıkar çıkmaz, Benim Tıp Fakültesinde tanıdığım hoca var ona gideceksin” dedi, açtı telefonu konuyu hocaya anlattı.
Gittim.
Tetkikler, araştırmalar derken benim akciğerlerin birisinin baba mesleğinden dolayı çocukluğumda bol bol çimento ve kum yuttuğumdan betonlaşmış.
Diğeriyle idare ediyormuşuz.
Tek tedavi yöntemi vardı sigarayı bırakmak.
O gün bıraktım.
Bunu durumu neden ayrıntısıyla anlattım?
Akciğer rahatsızlığımdan dolayı, sorunların da üst üste baş göstermesiyle, pandemi de bahanem oldu ve 2020 Ekim ayında Antalya’yı terk ettim.
Başta meslektaşım Selami Şahin ve iş adamı değerli dostum Mustafa Yılmaz olmak üzere, “Dön artık. Bu şehrin senin gibi gazetecilere ihtiyacı var” telkinleri ve Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi kardeşim Hasan hoca ile yılların beraberliğini hep yaşadığım Mehmet Tan’ın da ısrarlarını emir telakki ettim ve 2023 Ocak’ın da döndüm.
Ben yanlışa hiçbir zaman doğru demedim.
Ve o yanlışların üzerine hep üslubum ve tarzım gereği sert gittim.
Özellikle bu şehre yapılması gerekipte yapılmayanlara yıllarca isyan bayraklarını açtım.
Döndükten sonra başta da Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’i sürekli eleştirdim. Geçenlerde kendisiyle Feslikan güreşlerinde karşılaşınca bana, “Sen benim hakkımda ne yazarsan yaz ben seni severim. Gel bi selfi çekilelim” demiş bende o sözleriyle beraber resmi sosyal medyada paylaşmıştım.
Yarın devam edeceğim..