Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın sahibi/mâliki tarafından dinî, içtimaî/sosyal ve hayırlı bir gayeye ebediyen tahsisi/ayrılması” şeklinde özetlenebilecek hukukî bir işlemle kurulan ve İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır müessesesini ifade eder. Vakfın çoğulu ise evkaftır.
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8) Peygamberimiz (s.a.v.) sadaka-i cariyeyi yani herkesin faydalanacağı süreklilik arzeden hayırları tavsiye etmiş, kendileri de Fedek ve Hayber hisselerinin bir kısmını müslümanların yararına sadaka-i cariye haline getirmiştir. Hz. Ömer (r.a.) değerli bir arazisini hibe edilmemek ve miras kalmamak şartıyla ihtiyaç sahipleri için tasadduk etmiş, Hz. Osman (r.a.) Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp bütün müslümanların yararına tahsis etmiştir. Halid b. Velid (r.a.) savaş aletlerini ve atlarını, Hz. Ali (r.a.) arazisini ve Yenbu’daki bir su kaynağını vakfetmiş, diğer sahabiler de ev ve arsa gibi mülklerini vakıf haline getirmişlerdir.
Bir vakıf medeniyeti olan Selçuklu ve Osmanlı Devleti de, İslam dünyasının her yanında mescid ve camiler, mektep ve medreseler, imaretler, tekke, dergâh, hankâh ve zâviyeler, kütüphaneler, misafirhaneler, hastahaneler, çeşmeler ve sebiller, hammalar, makbereler, hazireler, yollar ve köprüler, kervansaraylar, hanlar gibi sayısız vakıf eserleri ve vakfiyelerini bırakmışlardır. Bırakılan vakıfların devamlılığı ve düzenli bir biçimde işlemesi için de tarım alanları, hanlar, hamamalar, dükkanlar, evler gibi kaynakları da bu vakıflara vakfiye olarak tahsis etmişlerdir.
Vakıf sahipleri tarafından, vakfettiği malının hangi hayır işlerinde kullanılacağını, ne şekilde yönetileceğini, vakfın şartlarını ihtiva eden vakıfnâme/vakfiyye ile düzenlemektedirler. Selçuklu ve Osmanlı Devleti döneminde mallarını vakfedenlerin başında padişahlar, sultanlar, ağa ve paşalar gelirdi ve vakıfnâmelerinde dua ve beddua kısmları yar alırdı. Kanunî Sultan Süleyman'ın 950/1543 tarihli vakfiyesindeki vakıf duası şöyledir: "Her kimse ki vakıfların bekâsına özen ve gelirlerinin artmasına itina gösterirse; bağışlayıcı olan Yüce Allah'ın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfâtı sayılamayacak kadar çok olsun. Dünya üzüntülerinden korunsun ve her türlü tehlikeden muhafaza olunsun."
Sultan 2. Bayezid'in 1 Şubat 1495 tarihli vakfiyesindeki bedduası ise şöyledir: "Sultan, emir veya herhangi bir kimseye bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, başka hâle getirmek, iptal etmek, işlemez hâle getirmek, ihmal etmek ve değiştirmek helal olmaz. Kim onun şartlarını değiştirir veya iptal ederse haramı üstlenerek günaha girmiş olur. Günahkârların alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün, Allah onların hesabını görsün. Cehennemde zebaniler onları denetlesin. Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunları işittikten sonra, vakfı değiştirirse, onun günahı, değiştirenler üzerinedir. Kuşkusuz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez."
Hazine Vekili Hafız İsa Ağa'nın 1818 tarihli vakfiyesinde: "Vakıf gelirini haksız olarak yiyenler, dünya ve ahirette mutluluk yüzü görmesinler." bedduası vardır.
Pertevniyal Valide Sultan'ın 1872 tarihli vakfiyesinde "Şayet bir nice zaman sonra vakfı değiştirmeye, bozmaya temayül eden olursa veya vakfın bozulmasına sebep olursa, yerleri ve gökleri yaratan ve bize bunca nimetleri veren Allah'ın kahır ve gazabına uğrasın. Dünyada ve âhirette rahat yüzü görmesin ve iki cihanda rezaletten kurtulmasın." denilmektedir.
Anadolu Selçuklu Devleti zamanında vakıf insanlarından biri de Celâleddin Karatay idi. Antalya Kaleiçi’nde de Karatay Medresesi’ni vakfeden Celâleddin Karatay vakıfnamesine şu bedduayı yazdırmıştı: “Vakfın şartlarından birini değiştiren veya bozan kişi kıyâmete kadar Allah’ın, meleklerin ve lânet edilenlerin lânetine, Allah’ın gazâbına uğrasın. Böyle bir kimse Allah’tan, kitaplarından, peygamberlerinden, meleklerinden, haşr ve neşirden ve öldükten sonra dirilmekten berî olsun. Allah onun orucunu, zekâtını, haccını, secdesini, gece ibâdetini kabul etmesin ve cehennem ateşine atarak onu orada ebedî kılsın. Firavun, Nemrud, Âd ve Semûd’un yerine göndersin. Allah zulüm olmayan o günde herkes yaptığının karşılığını göreceği zaman, onu türlü azaplarla cezalandırsın” (Osman Turan, Celâleddin Karatay, s. 143)
