Duvarın kalınlığı bir buçuk metredir. Cenûb-i garbiye (güney batıya) müteveccih olan bu binanın önünden vaktiyle mâre’z-zikr (zikri geçtiği üzere) su cetvellerinden biri geçirilmiş ve binanın sol tarafında ve hemen bitişik denebilecek derecede etrafı toprakla dolmuş ve dâhili mükemmel üç kemer üzerine alınmış geniş bir su hazinesi vardır. Cümle kapısından girildiğinde gözünüze ilk çarpan vâsi’ (geniş) bir meydandır. Filhakika müstatil (dikdörtgen) şeklinde tesis edilmiş olan bu binanın kapısından itibaren arka duvarına kadar 66 metre olup arzı da (eni de) 52 metredir ki cesim (büyük) bir saha demektir.
Bina dahilinde kemerler ortasına alınmış birbiri içinde ve araları açık ikişer oda vardır. Her biri vasatı (ortalama) üç metre seksen santim genişliğinde sağ ve solda beşer oda mevcuttur. Odaların arasındaki duvarların kalınlığı 95 santimdir.
Yan taraflarında dörder metre vüs’atında (genişliğinde) ve aynı sistemde odalar mevcut ise de sağ tarafında ikişer olmak üzere beş ve sol tarafında on bir oda şimdiye kadar mevcudiyetlerini muhafaza edebilmişlerdir. Gerek duvar ve gerek odalar arasındaki kemer ve kâideleri munazzam taşlardan yapılmış ve aynı taksimat muhafaza edilmiştir. Odaların kubbeleri ufaf taş harcıyla yapılmış ve binanın üstü düz olarak pek sağlam horasanla döndürülmüştür ki kim bilir kaç yüz seneden beri metruk ve her türlü tahribata maruz bulduğu halde kubbelerin kısm-ı küllisi (büyük kısmı) yağan yağmur ve fırtınalara mukavemet ederek el-yevm (bugün) eski heybetini muhafaza etmektedir. Bina dahili kâmilen toprak ve taşla dolmuş zeminin seviyesini yükseltmiş olduğundan tabanı ne sistemde ve yıkılan enkâzın ne irtifada olduğunu görmek mümkün olamadı. Odalar kâmilen dâhile ve birbirine doğru açık ve ancak kemerlerle tefrik edilmektedir. Kubbelerin zeminden irtifâı yedi buçuk metredir.
Vaktiyle pek mükemmel bir hayat geçirmiş olan bu kervansaray, bugün yalnız civar köylerin hayvânât ve çobanlarına güneş ve yağmura karşı bir melce ve me’vâ (sığınılacak yer) vazifesini görmektedir.
Harabe kurbunda bilahare teessüs eden ebniyenin (binaların) her birisinde görüldüğü gibi bunda da esas duvarlarında kadim Lagoon harabesinin mermer ve sâir munakkaş taşlarına tesadüf edilmektedir. Avrupa’da, ecdâd yâdigârı olan bu gibi mühim ve kadim binalar kemâl-i ehemmiyete tamir ve mümkün olanları da eski hâle ifrâğ ederek muhafaza edildiği halde, ileride vilayetimizdeki Türk Selçuk âsârı (eserleri) hakkındaki makalemizde görüleceği üzere biz bunların tamirine ehemmiyet vermek şöyle dursun daha fazla tahripten muhafaza esbabına tevessül etmiyoruz. Halbuki bu gibi ebniye bizim mâ bihi’l-iftihârımız (kendileriyle iftihar ettiğimiz) olmaktan kat-‘i nazar tamir ve muhafazaları vazife-i medeniyemizden birisidir. Bu hususta bilhassa Antalya Türk Yurdu gençlerinin nazar-ı dikkatini celb ve bu gibi âbidâta (âbidelere) ehemmiyet vermelerini istirham eylerim. Çünkü avdet etmemek üzere gözümüz önünde bir bir ufûl etmektedir. İleride bunlar için pek büyük teessürler hissedeceğimizde muhakkaktır. İş bu kervansaray hakkında bu satırları yazarken 646/1248 senesinde ağleb-i ihtimale göre burada cereyan eden âtideki vaka-i tarihiyeyi hatırlamıştım: Gıyâsüddin Keyhusrev-i Sânî’nin vefatı üzerine 643/1245’te İzzüddin Keykâvus-i Sânî yerine geçtiği malumdur. 646 senesinin bir bahar sabahı idi. Kış mevsimini burada geçirmiş olan İzzüddin Keykâvus Antalya’nın eşrâf ve âyânını toplamış oturuyordu. O gün pek mağmum (kederli) bir halde duran İzzüddin âtîdeki sözleriyle hasbihâle başlıyor: “Senelerden beri memleketimize musallat olan bu yabancı tatar gâilesi, ne zaman bölgemizden def olacak. Her gün bir hadise çıkararak vatanımızı felaketten felakete sürüklemektedirler. Tahammül edilmez vergilerle, münasebetsiz tekliflerle, hadiselerle bu Türk milletini birbirine düşürerek ara yerde kendi istifadelerini temin etmeye çalışıyorlar. Artık bunların bu derece zulümlerine karşı nasıl tahammül etmeli.”
Celaleddin Karatay – “Pek doğru efendim. Tatarların Anadolu’ya musallat oldukları günden beri ne hükümette istirahat ve ne de ahalide bir rahat görülüyor. Bununla beraber hiç kimse sesini çıkaramıyor.”
Antalya eşrafından Cafer Bey sözünü keserek – “Doğru söylüyorsunuz. Şu menhus (uğursuz) istila dolayısıyla ahali soyulmakta, zulümler ise günden güne artmaktadır. Hele Baycu Noyan’ın icrâat-ı zâlimânesine karşı artık sabretmeğe mecal kalmadı.”
İzzüddin – “Yâ Rabbi! Ne günahkâr adamlar imişiz ki bu kadar haksızlıklara maruz kalıyoruz. Güyük Han’ın kaanlığa is’âdı (çıkması) üzerine kurultayda bulunmak üzere biraderim Rükneddin’i göndermiş isem günah mı ettim. Bunun vâlidesi bir Rum câriyesi olduğu halde benim yerime münasip görülüyor. Benim peder ve vâlidem Türk ve makam-ı saltanata elyak ve erşed olduğum halde saltanatıma nihayet veriliyor. Tatarların bu yolsuz hareketleri doğrudan doğruya Türklüğe bir hakaret değil mi dir. Buna nasıl tahammül etmeli?
Celâleddin – Evet efendim Güyük Han’ın haksızlığı meydanda iken Rükneddin bunu kabul etmemeli idi. Çünkü Rükneddin de pekâlâ hatırlar ki makâm-ı saltanatta kuudunuzda kardeşlerinize sırf bir cemile olmak üzere Alaaddin’i sağ eliyle ve kendisini sol eiliyle tutarak makama çıktınız. Fazla olarak kardeşlerinize olan merbutıyet dolayısıyla kestirdiğiniz sikkeler üzerinde bile isminizle müterâfık onların isimlerini de koydunuz. Aynı zamanda hiçbir şeyde kendilerini mahrum buyurmadınız. Bu sırf kendinize mahsus bir ulv-i cenaplığınızdır.
Eşraftan Ali Bey – Tatarların bu yolsuz kararını tanımazsak, isyan ederek cümleten harp etsek ne lazım gelir?
İzzeddin – Bu son tedbirdir. Fakat Rükneddin büyük bir tatar kuvvetiyle Sivas’a gelmiş, ilan-ı hükümet etmiş, nâmına hutbe okunmuş, sikke darb etmiş, birçok nökerlerimizde ona tabiyyet etmişdir. Binaenaleyh harp edersek iki taraftan birçok Türk kanı dökülecek, Tatarların aradıkları da budur. Biz Türkleri zayıf düşürmek ittifakımızı parçalamak ve böylece istedikleri şenaati yapmaktır. Bana öyle geliyor ki kardaşımla musalaha yaparak iki taraftan Türk kanı beyhude yere akıtmamak en doğru bir tariktir.
Celaleddin – Telif-i beyn etmek hususunda son derece çalışmak lazımdır. Bu husus için Sivas’a kadar gitmekliğime münasip görseniz hemen hareket ederim.
Hepsi birden – “Pek münasip Cenâb-ı Hak muvaffakun bi’l-hayr eylesin” demeleri üzerine Celaleddin hemen Antalya’dan hareket ederek musalahayı temin etmiştir.
Bitti. Müze Müdürü Süleyman Fikri – Antalya Gazetesi – 20 Eylül 1341/20 Eylül 1925
