Tahtacıların esrarengiz itikâdâtla (inançlarla) şöhret bulmuş olduklarını yukarıda söylemiştik. Bunların itikatları hakkında malumat almak, esrarına vakıf olmak hakikaten müşkil bir meseledir. Büyüğünden küçüğüne kadar hiçbirisi itikâdât ve anenâtı (ananeleri) katiyen harice (dışarıya) ifşa etmezler. Her ne sorulursa “bilmem” ile mukabele ederler. Şu kadar var ki az bir temas neticesinde Ebubekir, Ömer ve Osman hazeratını hiç sevmedikleri gibi bu isim ile müsemma olanlardan da (isimlendirilenlerden de) nefret ettikleri anlaşılır. Daha biraz fazlaca temas edilirse umum Sünnîlerden de müteneffir oldukları (nefret ettikleri) görülüyor. Bu kadarı biraz zahiri olduğundan bunların yalnız Alevi ve Bektaşi oldukları zannedilmektedir. Kendileriyle beraber senelerce bulunmuş olan Sünnîler ancak bu kadar anlayabilmişlerdir. Meseleyi ta’mik etmek (derinleştirmek) hususunda günlerce aralarında kalmak, sıkı temas etmek, her temasta yalnız Âl-i Rasûl’ün ulviyetinden, menâkıbından, hikâyât ve masallarından, mübalağalı medhiyelerinden bahsetmekle beraber, Ebubekir, Ömer ve Osman ve hasseten Muaviye ve Yezid’in hatalarından dem vurmak, hele ara sıra Muaviye, Yezid ve Mervan’a lanet etmekte de îcâb-ı maslahat olduğunu anlamıştım. Ancak böylece biraz emniyet ve itimat kazandıktan sonra en akıllılarından birisi “Selmanı Farisi” hakkındaki malumatımı sordu. Bu sualden itikatlarında Selman’ın da mühim bir rükün teşkil ettiğini hissettim. Onun da bu dine hizmet eylediğini vekâyi-i tarihiyeyi (tarihi olayları), şemâilini (ahlâkî ve fizîkî özelliklerini) birer birer saydıktan sonra, kendisini pek çok takdis ettiğimi (mübarek kabul ettiğimi) ilave eyledim. Hoşuna gitmiş olmalıdır ki.. Selman’ı görecek olursam tanıyabilecek miyim? diye sordu.
Bu sözden eizzelerinin (azizlerinin) tasvirleri (resimleri) veya fotoğrafilerinin kendilerinde bulunacağını derk ettim (anladım). Ve mübarek yüzünü kemâl-i hürmetle görmeye arzum olduğunu ve bu hususta pek çok istifade edeceğimi ve ona karşı samimiyetim artacağını söyledim. Bunu ifşa ettiğinden nâdim (pişman) gibi göründü. Ve muhterizane (çekinerek) vakt-i âhire ta’lik etmiş (başka bir vakte ertelemiş) ise de fırsatı kaçırmamak için hayli ısrarım üzerine beni yalnız hanesine götürerek kapıları kapattı. Ve levhayı şimdiye kadar hiç kimseye göstermediğini söyledikten sonra diğer bir odadan tahminen 50x60 (cm) mikyasında (ölçüsünde) camlı ve güzel çerçeveli bir levha getirdi.
Levha pek temiz idi. Her halde ihtiramlı bir mevkiden indirilmiş olmalıdır. Levhanın talik (asılı) olduğu odayı göstermedi. Levha kalın bir kağıt üzerine sulu boya olarak 1294/1877 tarihinde yani elli bir sene (1927’ye göre) mukaddem (önce) yapıldığı halde yeni yapılmış gibi lekesiz duruyordu. Ne kağıtta ufacık bir leke ne de boyasında bir solgunluk vardı. Bundan anlaşılıyor ki levha makam-ı ihtiramdan ve güneş ziyası görmeyen bir mevkiden indirilmiştir.
Levhada kemâl-i itina ile yapılmış sekiz sîma arz-ı dîdar ediyordu (görünüyordu). Her bir sîmanın üzerinde güzel bir ta’lik hattıyla isimleri yazılı olduğu için eşhası (şahısları) tefrik etmekte (ayırmakta) güçlük çekilmez. Kenarlarında güzel ve girift bir nev’-i hutut (hat çeşiti) ve boyalı ufak çiçekler arasında âtîde (ileride) zikr edilecek olan ebyât-ı Fârisiye (Farsça beyitler) ve 1294 tarihi mevcuttur. Sekiz sîmadan dördü kâid (oturmuş vaziyette) ve dördü kâim vaziyette (ayatkta) ve hayali bir hurmalık mevkiinde tasvir edilmiştir. Önlerinde muayyen şeklinde bir parke döşenmiş gibi sâde siyah hatlar vardır.
Biraz mürtefi’ce (yüksekçe) ve sol tarafta ince ve yeşil sarıklı ve başında altı dilimli bir Irâkıye, sırtında koyu yeşil ve geniş cübbeli, sîması tefrik olunamayacak derecede beyaz ve uzunca bir peçeli olan “gûyâ” Hazreti Muhammed’dir. Diz üzerine oturmuş ve dizinde yaldız satırlı ufak bir kitap olduğu halde üstüne sağ elini koymuş ve sol eliyle başının üzerinden altın hâle (ay ışığı) mevcuttur. Dizinin altında ve döşemeye konulmuş daha büyücek ve açık bir kitap görülüyor ki âtîde bir fıkra ile işaret edeceğim ve kendilerince kıymetsiz bir kitap olsa gerektir. (Devamı var)
Antalya Türk Ocağı Tarihi Encümeni Reisi ve Müze Müdürü Süleyman Fikri, “Teke Vilayetinde Tahtacılar”, Türk Yurdu Mecmuası, Mayıs 1927, cilt 5, numara 29, s. 484-85.
