Yaz aylarının yaklaşmasıyla beraber şahsen canımı sıkan bir durumu kaleme almak istiyorum. Kütüğüm Antalya olmasa da doğma büyüme yaşadığım bu şehirde 25 senelik deneyimlerimden bahsedeceğim.
Şahsen bir Antalyalı olarak bütün güzelliklerine şahit olduğumu veya tadını çıkardığımı söyleyemem. Eminim Antalyalı çoğu insan da bunu iddia edemez.
Turizmin zirvesinde bulunan Antalya; Tarihi mekanları, ünlü plajları, sıcak havası ve doğasıyla özellikle yabancı turistlerin vazgeçilmez durağıdır. Burada bir sorun yok ülkemiz adına güzel bir şey ayrıca istihdam yaratma konusunda da turizm Antalya’da bir numara.
Şimdi esas ele almak istediğim durumdan bahsedeyim. Antalya istihdam sağlamada birçok şehrin üstünde yer alsa da Antalyalıların çoğunluğu kendi şehrinin tadını çıkarabilmiş değil. Başta turizm sektörü olmak üzere insanların düşük maaşlarla çalışması, ağır çalışma koşulları, mobbing veya 12 saate varan mesailerden dolayı insanlar bu şehrin tadını çıkaramıyorlar. Daha iyi koşullarda çalışanların da maaşları genel olarak yetmediği için yine aynı kapıya varıyoruz.
Bu anlattıklarımdan yola çıkarak konunun açıkça ekonomik dengelerle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Ekonominin kötü gidişatı yüzünden insanların birden fazla işte çalışmak zorunda kalması, borçlarını ödeyememesi hatta temel ihtiyaçlarına bile yetişememesi..
Bu konuyu bu şekilde irdelemeye devam edersek ve genele vuracak olursak bu durumun ülke genelinde yaşandığını anlamak zor değil.
Yazının gidişatına aldanarak başlığı “Türkiye hizmet ülkesi mi?” diye değiştirebilirdim aslında ama şimdi Antalya örneklerine döneceğim.
Antalya’da tarihi bölgelere aşırı yakın tatil beldelerinde yer alan otellerde çalışan insanların bile göremediği güzel yerler var. Ya da doyasıya bir Antalya turu yapamamış binlerce vatandaş. Otellerde tatillerini yapan turistlere hizmet eden ama kendine böyle bir şans bulamayan sayısız insan.
Kısacası işin özünde “cennet” diyebileceğiniz bu güzelliğin ortasında hiçbir nimetten faydalanamamak yatıyor. Orta kesimin kalmadığı, zenginle fakirin harmanlandığı yer. Hizmet etmeye alışmış, fiziksel ve psikolojik olarak bunu benimsemiş insanlarla dolup taştık. Yarın birçoğuna pişmanlıklarını sorduğumuzda en başta yaşamanın tadına varamadığını söyleyecekler.
Bu yazıyı okuyanlarınız anlattıklarıma dayanarak “yaşamak” kavramını tekrar gözden geçirebilirler. Anlattığım nedenler yanı sıra kendi öz iradesiyle bu şehrin tadını çıkarmayan insanlar da var. Elinin altındaki fırsatları değerlendirmekten kaçan veya sevmeyen. Sözüm isteyip yapamayanlaradır.
Sezonun açılmasına çok az bir süre kalmışken yine ve yeniden sahillerde, otellerde, kafelerde ve barlarda geçinebilmek için hizmet eden insanlarımızı görmek içimi tabi ki burkuyor. Sorun olan bu insanların hizmet etmesi değil, hizmet ederek kazandığıyla geçinmekten ve hayatta kalmaktan öte bir şeyler yapamıyor olmasıdır. Sonuçta başkalarının rahat yaşamlarına en yakın olanlar bu sektörde çalışan vatandaşlar.
Kendi ülkemizde, kendi toprağımızda mutlu ve huzurlu yaşamak en doğal hakkımızdır.
