Bedia Koçakoğlu

Bedia Koçakoğlu

AYASOFYA, YİNE AYASOFYA

             Bu coğrafyada var olmak için çok kan ve gözyaşı döküldü, “felaketler” yaşandı. İşte onlardır ki toprağı vatan yaptı. 1071’den bu yana canı kana saran herkesin arkasından “vatan sağ olsun” dedi bu toplum. Bu toplum bildi ki “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Ayasofya’dan yankılanan ilk ezan da dünyaya medeniyetimizin varlığını nağme nağme duyuran bir nişaneydi. Şimdi kalkmış birileri bu ezana felaket diyorsa iki kelam etmenin, “Ayasofya, yine Ayasofya” demenin vaktidir. Neden biliyor musun sevgili okuyucu? Bunu Yahya Kemal’in bir anısı üzerinden anlatayım sana.

               “Yine bir gün padişahlarımızın Topkapı Sarayında Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum. Uzaktan Kur’an okunuyordu. Yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: Hırka-i Saadet dairesinden geliyor.

               Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkâri penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: Hırka-i saadet önünde Kur’an ne zaman okunur? Dedi ki: Dört asırdan beri her saat, geceli gündüzlü.

               Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadet’i Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmemiştir.

               Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır. Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hala okunuyor. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hala okunuyor.

               Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!”

               Bu milletin temelleri vardır sevgili okur. Şanla, şerefle, al kanla yazılan, kundaktaki bebeğe ninni, Nene Hatunlara yürek, cephedeki ere kına olan, şaire destan, romana kahraman diye yazılan bir sevdası vardır bu toplumun. Ve bu milleti millet yapan sevdanın gerisinde Yahya Kemal’i bir Jöntürk olarak gittiği Fransa’dan bir millî duyarlılıkla döndüren iki temel vardır: Ayasofya’dan okunup Türk’ün şanlı tarihini Roma’ya ve bütün dünyaya duyuran ezan ve alemlerin sultanının emanetlerini bu coğrafyaya getiren edep duygusuyla okunan Kur’an.

               Şimdi kalkıp bu ezana “felaket” diyenlere Süleyman Nazif’in cevabı yaraşır olsun diyelim:

Sene 1919. İstanbul işgal altında. Fransız generali kendine bir Fatih Sultan Mehmet edası takınmaya çalışarak, aynı yerden ve onun gibi beyaz bir atın sırtında şehr-i İstanbul’a girer. O sırada şehirdeki Rum ve Ermeniler ise “fatihlerini” törenle karşılayarak “onurlandırır.” İstanbul zaten İtilaf Devletlerinin işgalindedir. Yapılan, ucuz bir gösteri ve Türk’e hakaretten başka bir şey değildir. Şehirde o gün matem havası esmiştir. Süleyman Nazif bu hakarete Hâdisât Gazetesinde yayımladığı “Kara Bir Gün” makalesi ile cevap verir.

               “Fransız generalinin dün şehrimize gelişi dolayısıyla bir kısım vatandaşlarımız tarafından yapılan gösteriler, Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ve tarihinde sonsuza kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız sevince ve mutlu bir talihe dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzünle üzüntüyü çocuklarımıza ve soyumuzdan gelecek olanlara nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terk edeceğiz.” diye başladığı makalede Nazif’in en can alıcı örneği şudur:

               “Almanya orduları 1871 senesinde Paris’e girdikleri sırada, Büyük Napolyon’un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer takının altından geçerlerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti. Bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz üzüntüyü ve azabı duymamıştı. Çünkü ‘‘Fransız’’ namını taşıyan her kişi, yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar da dahil, o millî matem karşısında aynı keder ve utanç ile ağlamış ve kızarmışlardı.

               Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim âlîcenaplığımıza borçlu olan bir kısım halkın hayhuy şamatasıyla bu aziz matemimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük.”

               Mealen ilk kısmını verdiğim bu yazıdan mülhem diyeceğim şudur ki; biz içten de dıştan da düşmanlıkların ve hakaretlerin en kavisini görmüşüz. Şimdi 102 yıl sonra bu millet artık öğrendi ki, kendi tarihine, medeniyetine, öz değerlerine düşman kimselerin hakareti, içten de gelse dıştan da gelse, şanlı yürüyüşümüzü lekeleyemeyecek kadar küçük ve basittir. 

Şan ola, şeref ola, Ayasofya’dan dünyaya yayılan ezan nam ola, var ola…  

 

 

 

 

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • M.Akf Duman
    8 ay önce
    Elinize ,kaleminize sağlık Değerli Hocam.Sömurgecilerin sözcülüğüne soyunanlar bu coğrafyanın gönlünde hiç bir zaman yer edinemeyeceklerdir.Gun gelir sömürgeciler de onları çöplüğe atacaktır.Ne kendi içinden çıktığı millette karşılıklari olacak,ne de uşaklık yaptığı odaklar da yer edinebileceklerdir.Her iki durumda da çöp olmaktan öte bir vaziyete erişemeyeceklerdir.

Son Yazılar