Devlet dersinde yaşamak ve yaşatmak
Reklam
Bedia Koçakoğlu

Bedia Koçakoğlu

Devlet dersinde yaşamak ve yaşatmak

11 Ocak 2020 - 00:27

Bir gazeteye köşe yazısı hazırlamak için değil; millet adına bir borcu ödemek için geçerseniz klavyenin başına, siz değil; satırlar, kendini yazar. Önce dağınık cümleler sıralanır, ağızlara yapışmış bir dua gibi: 

“Bütçe yok, ödenek yok.”

“Para olmadan bu işler olmaz, ödenek bekliyoruz.”

“Para olsa, imkân olsa neler neler yaparız.”

“Devlet hiç yardım etmiyor ki. Biz de isteriz daha iyisi olsun.”

Sonra da bu satırların yazarı şu cümleleri düşürür okurlarının gözlerine:

“Her şeyi devletten beklemeyenler de var bu şehirde. Bu şehirde mekâna ruh verenler, duvarları, sıraları, masaları, kapıları sevgiyle konuşturanlar; tarihi, koridorlarda kaldırıp yürütenler de var. Bu şehirde küçücük çocukların hayallerini okul adında kuranlar var. Fedakârlık kelimesinin rikkatle vücut bulduğu bir okul var bu şehirde.”

Finike’nin yamacına kurulmuş bir okul Eroğlu Nuri Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Orta Okulu. Bahçesine adım attığınızda sizi dağ kekiklerinin kokusu selamlıyor ilkin. Rüzgârın kararsız esintisine çocukların neşeli sesleri karışıyor. Kapıdan içeri girdiğiniz an başlıyor garip bir yolculuk. Merdivenlerde el işçiliğinin ürünü tablolar, 16 Türk devletinin nişanesi duvara çakılmış. Üst katta mütevazı bir odaya giriyorsunuz. Bir sınıfı çalışma odası gibi yapmışlar. Kapıda bir tabela: Okul Müdürü. Bu sadelik etkiliyor insanı.

Bir koridor sağ tarafta. Edebiyat Sokağı. Yazarlar dile gelmiş, sınıfların kapılarında boy göstermiş adeta. Pencerelerin katı, plastik çerçeveleri ahşapla dekore edilmiş. Abdurrahim Karakoç aşkla bağırıyor bir kapıdan “Mecnunlar Mevlâ’yı bulursa canda/El olur Leyla’lar elâ gözlü yâr.” Yahya Kemal “Sessiz Gemi” ile geçiyor karşı kapıya. Sonra Neşet Ertaş, bağlaması elinde “Can yakıp da kalp kırma/ Senin de gül benzin solacak bir gün” nağmeleri ile sokağı dolduruyor sanki. Necip Fazıl, Mevlana, Yunus Emre, Fatma Aliye, Cemil Meriç… Her biri zarif bir dokunuşla ayağa kalkmış bu koridorda. Çocukların arasında yaşıyorlar. Tek bir çizik, tek bir leke, yıpranmışlık yok hiç birinde. Öğrenciler gözü gibi bakıyor hepsine belli.

Sonra bir tarih koridoru… Bir han kapısından giriliyor içeri. Meşaleler aydınlatırken iki yanı, gençler ecdadını yâd ediyor her bir izde. Sınıflara özel tasarımla yapılıp asılmış aynı zamanda küçük bir akvaryum olan raflar. İçinde kırmızı bir balık süzülüyor, halinden memnun. Dil laboratuvarı, kendi imkânlarıyla boyadıkları yazılabilir ve manyetik duvarla farklı bir deneyim sunuyor çocuklara. Müzik odası, sanat odaları, yemekhanesi… Sıra yok, masa yok hepsi ahşaptan özel yapılmış, düşünülmüş, incelikli eşyalar. Her biri ayrı bir nezaketin eseri.

Her hafta yaptıkları kariyer buluşmaları, yazar sohbetleri, geziler, projeler… Öğretmenlerin gayretleri çocukların edebi olmuş, kavram dünyası olmuş, özgüveni olmuş. Dikkat ediyorum, ateşi çıktığı için arkadaşları tarafından getirilen beşinci sınıf öğrencisine, genç bir öğretmen “Neyin var?” demeden önce sarılıyor, sonra durumunu soruyor. Koridorlarda öğrenciler birbirine çarpmıyor, gürültü patırtı yok. Binanın ruhu, çocuklara da yansımış adeta. Gözlerinin içi gülen, güzel yüzler kendilerine değer verildikçe ışıldamış gibi. Gelecek vadediyorlar.

“Bunca şey nasıl oldu?” diye soruyorum. Serpil öğretmen kulağıma fısıldıyor: “İlhan hocam anlatmaz, ben söyleyeyim. Kendisi okulun arkasına küçük bir mobilya atölyesi kurdu. Hemen her gece saat üçe dörde kadar eski sıralardan, ahşaplardan, atık malzemelerden bu ürünleri yapıp okulumuzu güzelleştiriyor.” İlhan Sevim hocaya dönüyorum: “Hocam burası, Finike’nin en talep edilen okulu olana kadar; bu okulun çocukları ülkemiz için en iyi yerlere gelene kadar durmadan dinlenmeden çalışacağız.” Okul müdürü Abdülhalim Acet, “Hocam biz önce mesleğimizi, sonra öğrencimizi, sonra da birbirimizi seviyoruz” diyerek gülümsüyor.

Eğitim, öğrencinin ruhuna değerek yapılır diyor bu okul. Bu okul, çocuklara inceliği anlatmak yerine yaşatmak lazım diyor. Yaşatalım ki gelecek de yaşasın, diyorlar.

Bir imza günü ve söyleşi için davet edildiğim okuldan ayrılırken nezaketlerine, gayretlerine ve kurdukları zarif nizama hayran olduğum Eroğlu Nuri Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Orta Okulu ailesi bana çok değerli bir şey öğretiyor:

Bu dağların kayaları bile bir medeniyetin fedakâr ve zarif ruhudur. Aynı sevdayla devlet dersinde yaşamak ve yaşatmak lazım ki gelecek de yaşasın.

 

YORUMLAR

  • 5 Yorum
  • Ö Faruk
    1 hafta önce
    Tebrikler. Naif bir çalışma...
  • Şevkiye Kazan
    1 hafta önce
    Böyle nitelikli ve övgüye layık okulların artması dileğiyle... Emeği geçenlere teşekkür ederiz. Bedia Hocam, sizin de kaleminize ve yüreğinize sağlık.
  • Nuray Özcan
    1 hafta önce
    Kaleminizi konuşturmuşsunuz yine Bedia hocam, tebrikler. Yüreği devlet sevdalısı insan sevgisiyle dolu insanlardan eylesin Rabbim.
  • Seydullah KARAKAYA
    1 hafta önce
    Tebrikler bedia hocam yazılarınızı takib edeceğiz inş
  • Yılmaz Güney
    1 hafta önce
    Rabbim bu ülke için bahanesi olmadan çalışanlardan, emek verenlerden razı olsun. Bedia hocam sizinde yüreğinize sağlık...

Son Yazılar